805 yıl önce bugün (15 Haziran 1215), İngiltere’de anayasacılık anlamında en eski metin olarak da kabul edilen Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Fermanı) imzalandı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 84 yıl önce imzalanan Magna Carta ile İngiltere Kralı John’un keyfi yönetimine son verilmeye çalışılmıştır. Genel olarak vergi toplama ve harcama yetkisinin krala değil, parlamentoya ait olduğu, insanların keyfi olarak cezalandırılamayacağı, adaletin satılamaz ve geciktirilemez olduğu Magna Carta ile sözleşme altına alınmıştır.

O tarihlerde, İngiltere’de mutlak ve tartışılmaz bir güç olan kralın yetkisinin Tanrı tarafından doğrudan kendisine verilmiş olduğu inancı vardı. Magna Carta ile bu görüş kısmen yıkılmış ve oluşturulan parlamento ile kral, birlikte hüküm vermeye başlamıştı. Bu süreç, İngiltere’de kilisenin gücünün azalmasına yol açmıştır.

Allah’ın Yeryüzüne Vurmuş Gölgesi

Yalnız İngiltere’de değil, hemen hemen tüm dünyada, Avrupa ve Osmanlı’da da egemen olan düzen monarşi, yani tek adam yönetimiydi. Padişah, sultan, hakan, şah, kral veya çar, adı her ne olursa olsun bu tek adamlar yasama, yürütme ve yargı dâhil tüm güçleri şahıslarında toplar, kimseye hesap vermez, güçlerini Tanrı’dan aldıklarını söylerlerdi ve buna inanılırdı. Örneğin; Osmanlı padişahlarının “Allah’ın yeryüzüne vurmuş gölgesi” olduğuna inanılırdı. Kimin haddine olabilirdi ki Allah’ın gölgesine karşı gelmek!

İnsanlığın yaşadığı düşünsel evrimin bir ürünü olarak ortaya çıkan “Aydınlanma” ve onun tabii sonucu olarak meydana gelen siyasi devrimler sonunda tek adam yönetimleri birer birer yıkıldı ve halk temsilcilerinin bulunduğu “Meclisler” ülkelerin en üst kurumu haline geldi. Siyasi devrimlerin ilki olan İngiliz Devrimi (1689) sonrasında ilan edilen Haklar Bildirisi’ne (Bill of Rights-1791) göre kral hiçbir yasayı yürürlükten kaldıramaz, kimseyi keyfi olarak tutuklatamaz, hukuki sürece saygı duyar ve parlamento onayı olmadan vergi ve asker toplayamazdı.

Haklar Bildirisi

Yaşadığımız topraklarda tek adam yönetimine Cumhuriyetle birlikte son verilmiştir. Ama ne yazık ki bugün ülkemiz; iktidarın 18 yıllık icraatları ve kumpasları ile bırakın 1791 tarihli Haklar Bildirisi’ni, 15 Haziran 1215 tarihli Magna Carta Libertatum’dan bile daha geriye düşmüş ve zamanın ruhuna uygun bir tek adam yönetimine geçmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı da artık anayasal kurum olma özelliğini kaybetmiş ve yine zamanın ruhuna uygun olarak geçmişte kilisenin yaptığı görevi üç aşağı beş yukarı yapar hale gelmiştir.

Ayrıca; iktidarın darbelere karşı olduğu da doğru değil. Çünkü darbelere yol açan en belirleyici neden yönetsel gücün paylaşılmak istenmemesi, tek elde toplanması ve iktidar değişiminin belli kurallara bağlanmamasıdır. İngiltere; 1648’de Cromwell’in yaptığı darbeyi istisna tutarsanız, iktidar gücünün darbelerle hiç el değiştirmediği bir ülkedir. Bunun en büyük nedeni ise kralın yönetsel gücünü tarihi süreç içinde devamlı olarak sınırlamayı başarmış olmalarıdır.

Gücü sınırsız olarak elinde bulundurmaya çalışmak, devletin iktidarı kontrol ve denge mekanizmalarını bertaraf etmek, iktidarın demokratik olarak değişiminin önünü tıkamak ve halk iradesine rağmen iktidarı devretmeyeceği algısını yaratmaya çalışmak; gerçek anlamda darbeci olmaktır.

Sivil Darbe 

Cumhuriyet tarihimiz boyunca yaşadığımız askeri darbelerin istisnasız hiçbiri sonuç olarak ülkemize iyi şeyler getirmedi, tam aksine büyük acılar çektirdi. Ama dünya tarihini incelediğimizde; geçmişte halkına ve tüm insanlığa en uzun süre acı çektiren ve en kalıcı psikolojik travmaları yaratan dönemlerin perde arkasında askeri darbeler değil, sivil darbeler vardır.

Hitler de Mussolini de sivildi ve sivil darbelerle iktidara gelmişlerdi. Hitler de demokrasi tramvayına binerek iktidara gelmiş, Alman Meclisi’ni yakarak (Reichstag) sivil darbe yapmış ve “Tek Halk, Tek Devlet, Tek Lider” (Ein Volk, Ein Reich, Ein Führer) anlamına gelen söylemlerle diktatör olmuştu. Portekiz’de yaklaşık 40 yıl diktatörlük yapan Salazar da asker değildi, sivildi ve hatta hukukçuydu!

Ne sorun yaşarsak yaşayalım çözüm; ortak akıldır, uzlaşmadır, insan hak ve özgürlüklerine saygıdır, çağdaş hukuk ve demokrasidir. Bunlar; insanlığın bugün ulaştığı düşünsel evrimin ürünleridir.

Türker Ertürk