h Dolar 7,4444 %-0.07
h Euro 8,9885 %-0.07
h BIST100 1.531,05 %0.15
h Bitcoin 370760 %2.60887
a Öğle Vakti 13:04
Ankara
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X
Ufuk Söylemez

Ufuk Söylemez

02 Mart 2021 Salı

Fakirleştiren büyüme!

Fakirleştiren büyüme!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

TÜİK dün 2020 yılında gayrı safi yurtiçi hasılanın (GSYH) bir önceki yıla göre yüzde 1.8 oranında arttığını açıkladı.

Tabii bu artış TL bazında ve nominal. Reel olarak ise, dolar bazında GSYH bir önceki yıl 760.7 milyar dolar seviyesinden 43.7 milyar dolar daha azalarak 2020 yılında 717 milyar dolara düştü.

Buna bağlı olarak da kişi başına düşen milli gelir (dolar bazında) 2019 yılında 9.127 dolardan, 2020 yılında 8.599 dolara gerilemiş oldu.

Yani kişi başına düşen milli gelir dolar bazında azaldı.

Bu rakam son 14 yılın en düşük seviyesine tekabül ediyor ne yazık ki.

Yukarıdaki tablodan da açıkça görüleceği üzere, Türkiye’de 2020 yılı itibarıyla kişi başına düşen milli gelir, 2010 yılından bu yana geçen 11 yılın en kötüsü, en düşüğü olarak gerçekleşmiş durumda.

***

Kuşkusuz ki bu, fakirleşmenin ve ekonomik gerilemenin önde gelen sebeplerinden biri, koronavirüs salgınıdır.

Ancak salgından önce de kişi başına milli gelir rakamları 2013 yılında gördüğü 12.480 dolar seviyesinden bu yana her yıl düzenli olarak geriliyordu.

Yani zaten 2019 yılı, önceki 10 yılın en düşük kişi başı milli geliriydi.

O zaman koronavirüs salgınının etkilerinden bahsetmek mümkün değildi elbette ki.

***

Türkiye yüksek dış ticaret açığı ve cari açık veriyor. Borcunun milli gelire oranı yükseliyor. Çift haneli enflasyon, çift haneli işsizlik ve çift haneli faizler ile gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasında “kırılgan ve riskli” olarak, “yatırım yapılamaz” bir ekonomi görünümüne sürükleniyor. Bu nedenle, Uluslararası CDS’leri (Kredi Risk Primi) hâlâ 300 dolayında. G. Kore’nin 24.31, Çin’in 32.88, Yunanistan’ın 78.10, Rusya’nın 87.18, Japonya’nın 15.20, Arjantin 10.20 düzeyinde CDS risk primine sahip oldukları dikkate alındığında, Türkiye’nin ne denli riskli bir ekonomi olarak algılandığı daha açık anlaşılıyor ne yazık ki.

***

“Amma da başarılıyız lobisi” bu TL bazında nominal büyüme rakamlarına bakarak, yine-yeniden algı yaratmaya çalışacak belki ama “güneş balçıkla sıvanmaz”. O nedenle yazımızın başlığını “Fakirleştiren Büyüme” olarak koyduk. Bu deyim esasında Hint asıllı bir iktisatçı olan J. Bhagweti’ye ait.

“Fakirleştiren Büyüme (Immiserizing Growth) teorisine göre, fakir ya da gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyümenin aslında bu ülkelerin zararına sonuçlanmasına da mal olabileceği” öne sürülüyor.

Neyse, bunu fazla da dert etmeyelim esasında, çünkü yakında aya gidip, uzayı fethedeceğiz…

Devamını Oku

28 Şubatın hem muhatabı, hem de tanığıyım !

28 Şubatın hem muhatabı, hem de tanığıyım !
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün 28 Şubat. Yıllardan beri her 28 Şubat’ta, medyada yüzlerce yazı yayınlanıyor ve yine çok sayıda yorum analiz yapılıyor.

Ancak bana göre, bu yazı ve yorumların çok az bir kısmı objektif, bilgiye dayalı ve sağlıklı analizleri ortaya koyabiliyor.

Büyük bölümü ise maalesef inanç ve ideolojilerin bakış açıları esas alınarak yapıldığı için, önemli eksiklikler, hatalı, yanlı ve yanlış tespit, varsayım ve tahliller içeriyor.

28 Şubat sürecinin hem muhatabı, hem de mağdurlarından birisi ve canlı tanığı olarak bu konudaki düşünce, tespit ve analizlerimi çeşitli defalarda, gazete yazıları ve TV söyleşilerinde dile getirmeme rağmen, her yıl oluşan bu gündeme ilgisiz – duyarsız ya da sessiz kalmanın, hem bir siyaset ve devlet adamı olmanın, hem de okurlara doğru ve sağlıklı bilgi ve analizler yapmanın etik sorumluluğu gereği mümkün ve doğru olmadığını düşünüyorum.

Çünkü TBMM’de kurulan 28 Şubat’ı araştırmakla görevli araştırma komisyonuna davet edilmeme ve orada da düşüncelerimi ayrıntılı bir şekilde anlatmama rağmen, söylediklerimin sonuç raporunda adeta “sansüre” uğradığını da gördüm. Bu durumda susmak yerine, daha önce yazıp-konuştuklarımı bıkmadan- usanmadan bir kez daha dile getirmek kaçınılmaz bir görev benim için.

Hele iç cephede emperyalizm ve maşalarına karşı verilen mücadele esnasında birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde, yaşı 75-85 arasında olan emekli general ve askerlerin “ağırlaştırılmış müebbede” mahkûm edilmeye çalışılması karşısında daha önce defalarca yazıp-konuştuğum ama ne hikmetse sansüre uğratılan düşünce ve tespitlerimi yine-yeniden gündeme getirmeyi o dönemin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı sıfatıyla, vicdani ve ahlaki bir ödev sayıyorum. O nedenle her yıl 28 Şubat’ta bıkmadan ve usanmadan yaşadıklarımı, gördüklerimi ve doğru bildiklerimi yazıyor ve konuşuyorum.

28 ŞUBAT NE ‘DEVEDİR’ NE DE ‘KUŞ’

28 Şubat kolayca kategorize edilebilecek bir süreç değildir. Tıpkı bir madalyon gibi iki farklı yüzü vardır. Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bana göre 12 Eylül de, 12 Mart da ve 28 Şubat da, sonuçları itibarıyla ABD ve NATO’nun tam desteğini ve doğrudan ya da örtülü teşvikini alan süreçlerdir.

Türkiye’de yaşanan bu süreçlerin milli ve bağımsız niteliği yoktur.

28 Şubat sürecinin laik karakteri, onun emperyalizm ve neo-liberalizm karşıtı bir süreç olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir. Öte yandan, 28 Şubat silahlı, zor ve şiddete dayalı klasik bir darbe ya da darbe teşebbüsü de değildir kuşkusuz ki.

ABD o dönemde henüz BOP’u açıklamamış ve hayata geçirmemişti.

Dinci radikalizm ve fundemantalizme karşı, Türkiye’de laik rejimi destekliyordu. (Hâlbuki bugün laik rejime karşı, dinci – radikal – mezhepçi ve sonuçları itibariyle fiyasko olan bir BOP siyasetini dayatıyor.)

28 Şubat sürecinde, Türkiye’deki tekelci sermaye ve kartel medyası da, cemaat görünümlü FETÖ terör örgütü de, Somali operasyonunda ABD’den takdir almış “Bir” general de, aynı çizgide nasıl olup da buluşabilmişlerdi.

Ya da; 28 Şubat sürecinde kartel medyasının amiral gemisi olarak nitelendirilen Hürriyet gazetesinin 18 Nisan 1997 tarihli nüshasında Fettullah Gülen, Refah Yol Hükümetine “Beceremediniz artık bırakın” diye sürmanşetten nasıl olup da çağrı yapabilmişti.

28 ŞUBAT ÖZDE ‘EKONOMİ – POLİTİKTİR’

28 Şubat 1997 tarihinde yaşananların görünürdeki sebebi RP’nin Anayasanın laiklik ilkesi karşıtı bir odak olarak faaliyette bulunmasıdır.

Türk milletinin laik – demokratik Atatürk Cumhuriyeti konusundaki haklı duyarlılığı bu süreçte öne çıkarılmış ve tahrik edilmiştir.

Gerçek gerekçe ise ekonomik olarak RP / DYP koalisyonunun milletin çıkarlarını merkeze alan, milli – karakterli ekonomi politikalarına karşı, IMF – ABD ve içerideki çıkar gruplarının rahatsızlığıdır. Ayrıca, Kıbrıs’ta, Milli Kahramanımız Rauf Denktaş’ın arkasında duruluyor, Ermeni meselesinde milli duruş sergileniyordu. PKK’yla, K. Irak’ın içlerine, Kandil’e kadar sınır ötesi operasyonlarla etkili amansız kararlı bir mücadele sürdürülüyordu. Bu durum, uluslararası para tacirlerinin, onların içerideki uzantılarının ve Türkiye’yi sıcak para – IMF programı ile kontrol etmek isteyen dış güçlerin hiç de hoşuna gitmiyordu.

19 Ocak 1997 tarihindeki Milliyet gazetesinin manşeti aynen şöyle atılmıştı; “IMF’den kriz uyarısı.” Hâlbuki Türkiye’de ekonomi büyüyor, çiftçiye, esnafa destek veriliyor, KOBİ’ler destekleniyor, gerçekçi kur uygulanıyor, ödemeler dengesinde problem bulunmuyordu.

Bu manşetin dayanağı olan IMF Başkanının beyanı “Washington’dan” gönderen kişi, Yasemin Çongar’dı! Hani şu Taraf gazetesinde Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında –askerlerimize ve milli aydınlarımıza-yargısız infaz biçiminde yayın yapan ve yaptıran meşhur Yasemin Çongar… Bu manşetlerle koalisyonu yıkamayan ve ekonomik bir kriz ya da çalkantı çıkaramayan çevreler, bu kez RP’nin aşırı ve benim de hiç katılmadığım ve karşı çıktığım bir takım ideolojik – dinci söylemlerini öne çıkararak, laiklik – demokrasi – Cumhuriyet hassasiyetindeki halkı ve kuruluşları (bu arada TSK’yı da) bu yönde manüple ettiler. Sonuç malum RP / DYP koalisyonu istifa etmek zorunda kaldı. RP’den türeyen, Hoca’nın eski talebeleri, hem mağduriyet edebiyatı yaptılar, hem de “biz milli görüş gömleğini” çıkardık diye tornistan ettiler. Hocalarını terk edip, dış güçlerin dümen suyunda iktidara geldiler.

 

1997’DE TEHLİKEDE OLAN, BUGÜN GÜVENCEDE Mİ?

Şimdi, 28 Şubat 1997 tarihinde laik Cumhuriyet tehlikedeydi de, 28 Şubat 2021’de kurtuldu denilebilir mi?

Neticede, benim görevlerim ve mesleğim açısından; ekonomide sermayeyi tabana yayan, gerçekçi kur uygulayan, IMF’den bir dolar borç almadan ekonomiyi yüzde 7.5 büyüterek, esnaf ve KOBİ’lere dost olan Ekonomi Bakanı Ufuk Söylemez’in, Bakanlık görevini ve koltuğunu, milleten oy ve yetki almayan, IMF ve ABD’nin has adamı, kumarhane kapitalizminin ve gayrı milli ekonomi politikalarının dayatıcısı Rahmet Bülent Ecevit’in bilahare “hayattaki en büyük pişmanlığım” dediği Kemal Derviş devraldı. Kartel medyasının, tekelci sermayenin, ABD’nin ve F. Gülen’in tam desteğini alan 28 Şubat, bugün TSK “günah keçisi” ilan edilerek anlaşılamaz ve anlatılamaz. İşte bu nedenlerle 28 Şubat bana göre, ne “deve”, ne “kuştan” başka bir şey değildir. Bir yandan 28 Şubat’ın kartel medyası patronlarıyla bugün kol kola gireceksiniz, öte yandan, 80 yaşını aşmış emekli komutanları ağırlaştırılmış müebbetle yargılayacaksınız.

Buna ne adalet denir, ne de vicdan…

Devamını Oku

Ufuk Söylemez yazdı: TÜİK, nihayet!

Ufuk Söylemez yazdı: TÜİK, nihayet!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Düzenli okurlarımızın da yakından bildiği üzere, bu köşede ağırlıklı olarak ekonomi-politik, analiz, eleştiri ve makaleler kaleme alıyoruz.

Yazılarımızda, ekonomi-politik eleştirilerin yanı sıra, alternatif çözüm ve politika seçeneklerine de sıklıkla yer vermeye gayret ediyoruz.

Çünkü amacımız, ülkemiz, ekonomimiz ve insanımız için doğru, yararlı ve gerekli olan hususları gündeme getirmek, tartışmak ve doğru yolu bulmaya çalışmaktan ibaret.

***

Hatırlanacağı gibi, B. Albayrak’ın, kamuoyunda yöntemi ve üslubu ile şaşkınlıkla karşılanan, eşi benzeri görülmemiş istifasının ardından bir yazı kaleme almıştık. 24 Aralık 2020 tarihli bu yazımızın başlığı “Bu ekonomi bürokrasisi ile olmaz” şeklindeydi bu yazımızda özetle; “… B. Albayrak’la beraber ekonomiyi bugünkü açmaza sürükleyen, hatalı ve yanlış ekonomik politika ve kararları alan uygulayan, öneren ekonomi bürokrasisi -aynı tas, aynı hamam- misali mevcudiyetini ve uygulamalarını sürdürüyor. Sn. Elvan’a tavsiyemiz, reforma acilen ekonomi bürokrasisinin yeniden düzenlenmesinden başlamasıdır.

Başta Kamusal Sermayeli Bankaların yönetimleri olmak üzere, TÜİK-BDDK ve Rekabet Kurumu gibi ekonomik kurum ve kuruluşların yönetimlerinin gecikmeksizin değiştirilerek, yerlerine bilgi ve deneyim sahibi, nitelikli, ehliyet ve liyakatı esas alan, partizan ve militan olmayan, yıpranmamış ve şaibesiz yeni kadrolarla, ekonomiye doğru yön ve güven verecek bir yeni ekonomi yönetimi oluşturulmalıdır. Sn. Elvan, ardından TÜİK’in, kendisine bağlı olması gibi bir yanlıştan da hızla dönülmesini sağlamalıdır. TÜİK’in Ekonomi-Maliye Bakanına bağlı olmak yerine, tercihen bağımsız bir kurum olması ve/veya Cumhurbaşkanı Yardımcısına bağlanarak, ekonomi-maliye bakanlığının vesayetinden bağımsız olması çok önemlidir. Bugünkü haliyle TÜİK’in açıkladığı rakamlara iç ve dış ekonomi çevrelerinde de kamuoyunda da oluşan güvensizlik ve şüphelerin bertaraf edilmesi kolay değildir çünkü…” demiştik.

***

Geçen hafta TÜİK Başkanının değiştirilmesi ile bu yönde ilk adımın atıldığını gördük. TÜİK Başkanlığına uzun süredir ilk defa kurumun içinden ve hemen her kademede görev yapmış olan bir ismin getirilmesi önemli bir adım oldu.

Yeni atanan TÜİK Başkanı, göreve başlar başlamaz ilk icraat olarak, kurumun koordinasyonunda 2 Danışma Kurulu oluşturulduğunu açıkladı.

Bunlardan ilki, “Fiyat İstatistikleri Danışma Kurulu” diğeri ise “İşgücü Piyasası Danışma Kurulu” olarak belirlendi. Böylece yıllardan beri yazıp-söylediğimiz önemli bir konuda ilk defa somut bir adımın atıldığını gördük.

***

6 Ocak 2011 tarihinde yani tam 10 yıl önce birkaç defa tekrarladığımız yazımızın başlığı ise, şöyleydi “Enflasyonda yeni endekse ihtiyaç var- Fakirin hayat pahalılığı daha ağır”. 24 Ekim 2019 tarihinde yani yaklaşık iki yıl önce ise, “Yeni endeks ve yeni kurul gerekiyor” başlıklı bir yazı daha yayınladık.

Bu yazımızda özetle; “…Dar ve sabit gelirlilerin gıda – ulaşım – ısınma – barınma gibi temel ihtiyaçlarının harcamaları içindeki payı, varlıklılarla aynı değildir. Çünkü dar ve sabit gelirlilerin, yoksul kesimlerin, harcamaları içinde nispi fiyatı artan mal ve hizmetlerin oranı çok daha yüksektir.

Bu nedenle asgari ücretli – emekli – dar ve sabit gelirli kesimler için, yukarıda bahsettiğim gibi ikinci bir enflasyon endeksi oluşturulmalıdır.

Bu endekse göre maaş, vergi, ücret vb. ayarlamaları yapılmalıdır.

Enflasyonun yoksul kesimleri daha da ağır etkilediği gerçeğini artık herkes kabul etmelidir. Onun için yeni ve ikinci bir enflasyon endeksine ihtiyaç vardır diyoruz. Bunu da yapmak için sadece TÜİK yetmez. TÜİK’in koordinasyonunda, TOBB, TESK, işçi ve memur sendikaları ve üniversitelerin temsil edildiği, müşterek bir enflasyon hesap ve takip kurulu oluşturulmalıdır.

Böylece, gerçekçi, şüpheden ve partizanlıktan uzak, enflasyon hesaplamasının da önü açılabilir. Yeni endeks ve yeni enflasyon kurulu önerimiz ve/veya benzer öneriler değerlendirilmeli ve bu tartışmalara son verecek doğru yol ve yöntemler hayata geçirilmelidir. Daha fazla gecikmeden…”

***

Bugün memnuniyetle görüyoruz ki, TÜİK, gecikmiş de olsa bu yönde, rasyonel bir adım attı.

Aklın yolu birdir derler. TÜİK, kamuoyundan gelen öneri-eleştiri ve ikazlara ilk kez makul ve mantıklı bir karşılık verdi yıllar sonra. Oluşturduğu danışma kurullarında TÜSİAD ve TOBB’un yanı sıra, akademisyenlerin ve ILO temsilcisinin de bulunması gayet yerinde. Özellikle Türkiye Ekonomi Kurumu’nun da bu kurullarda yer alması son derecede isabetli bir karar. Ancak emekli-işçi ve memur sendikalarının temsilcilerinin olmaması ise önemli bir eksiklik. Bu haliyle dahi atılan bu adım, yapıcı ve işbirliğine açık bir adım olarak görülmelidir.

Elbette, önemli olan açıklamalar ve kurullar oluşturulmasının yanı sıra, bunların etkin, şeffaf ve inandırıcı bir biçimde hayata geçirilebilmesidir.

Sonuç olarak, hatanın neresinden dönülse kardır, hatadan dönmek de fazilettir.

TÜİK’in bu ilk adımı önemlidir ve yerindedir.

Devamını Oku

İstikametleri Avrupa rehberleri İskilipli Atıf Hoca!

İstikametleri Avrupa rehberleri İskilipli Atıf Hoca!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İhvancıların Rabia işaretini yaparak, Ayasofya’nın ibadete açılması esnasında cihatçı göstericiler düzenleyerek, atadıkları valilerden, imamlara kadar laiklik karşıtı aleni söylem ve eylemlere katılarak, hiç sıkılmadan “hedefimiz Avrupa” diyebilmek!

Böyle bir kasaba kurnazlığı ile akılları sıra uygarlık ve laiklik düşmanlıklarını güya perdeleyebileceklerini sanmak, tam siyasal İslamcı yobaz takımına mahsus bir kafa yapısı ne yazık ki.

Laiklik karşıtı odak olduğu için Anayasa Mahkemesi tarafından mahkûm edilen AKP, hiç ders almamış gibi tavşana kaç-tazıya tut demeye davet ediyor.

Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin olmazsa olmazı, laiklik ilkesini pervasızca hedef alıyorlar.

Cumhuriyetin kurucu değerlerini ve Anayasasının değiştirilemez hükümlerini korumak ve kollamakla mükellef anayasal kurumlar, bu gidişata seyirci kalmaktan hiç utanmıyorlar.

Sendikalar, Sivil Toplum Örgütleri, işçi ve işveren örgütleri trene bakar gibi seyrediyorlar bu gerici ve yobaz kalkışmayı…

***

AKP iktidarı bunlardan cesaret alıyor. Çok kanallı ama tek sesli medyanın demokrasiye ihanet eden utanç verici yandaşlığı ile demeçler veriyorlar. “Kuruluş Anayasası” yapacaklarmış, Anayasaya bir “din devleti” olunduğu yazılacakmış gibi deli saçması şeyleri, ciddi ciddi gündeme getiriyorlar.

Halbuki, biliyorlar ki kılıç hakkıyla kurulmuş olan Cumhuriyet ve onun kurucu temel ilkelerinden olan laiklik, ne oylamayla, ne Anayasa değişikliği ile yok edilemez, buna teşebbüs bile edilemez.

Cumhuriyetin kurucu ilkeleri, Türk milletinin ezici bir çoğunluğu tarafından benimsenmiştir.

Türk milleti kurucu Ata’sına kalben ve kararlılıkla bağlıdır.

Türkiye bu çağda bir din devletine asla ve kata dönüştürülemez. Laiklik ilkesi olmadan ne demokrasi kalır ne de Cumhuriyet.

Türkiye bir din-mezhep ve İmam devleti değildir. Buna kalkışanlar, Anayasanın değiştirilemez hükümlerine el uzatanlar, karşılarında laik-demokratik hukuk devletine gönülden bağlı ve kararlı milyonlarca yurttaşımızı bulurlar. Bunda hiç şüphe yok.

Son günlerde giderek azgınlaşan yobaz ve gerici tayfası aklını başına alsın.

***

Kasaba kurnazı, yobaz kafalar, hem Rusya’dan 2.5 milyar dolar ödeyerek S-400 alıp, hem ABD’ye gelin masaya oturalım diye yanaşıyorlar, hem hedefimiz Avrupa diye nutuklar atıyor, hem de Avrupa’nın olmazsa olmazı, demokrasilerin temeli laikliğe karşı eylem ve söylemlere başvuruyorlar.

Nasıl yakın geçmişte, “Milli Anayasa Forumları” ile FETÖ ve PKK ile birlikte “çözüm süreci” adı altında, sözde “akil adamlarıyla” başlattıkları bölücü ve gerici Anayasa teşebbüsünü yerle yeksan ettiyse bu millet, yine aynısını yaparak, laiklik ve Türklük karşıtı bölücü ve gerici bir Anayasa yapma heveslerini de kursaklarında bırakacaktır bunların.

Buna inancımız tamdır.

Devamını Oku

Ekonomide ‘pik’ mi, yoksa ‘dip’ mi?

Ekonomide ‘pik’ mi, yoksa ‘dip’ mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Cumhurbaşkanı T. Erdoğan, Türkiye’nin kredi notunu bugüne kadar görülen en düşük seviye olan “B2 ve görünümünü ise Negatif – Yatırım yapılamaz” olarak açıklayan Moody’s’e geçen gün tepki göstermiş.

“…şu anda Türkiye ekonomide pik yapıyor. Dibe değil tavana. Onlar kalkmışlar bizim puanımızı tekrar düşürme yoluna gidiyor… puanlamalarının kıymeti harbiyesi yok…” mealinde konuşmuş.

Ekonomi literatüründe “pik (peak)” yapmak, zirveye, en yükseğe çıkmak anlamındadır.

Sn. T. Erdoğan ve damadı B. Albayrak her konuşmalarında “amma da başarılıyız” diyorlar neredeyse. Kuşkusuz ki kimse yoğurdum ekşi demez kolay kolay.

Ama ekonomideki gerçekler, veriler, dünya içindeki pozisyonumuz vb. bu tür popülist beyanlarla örtbas edilemez, yok sayılamaz, görmezden gelinemez.

Dünyada yapılan bütün kredi derecelendirmelerinin yüzde 90’ından fazlasını üç büyük kredi derecelendirme kuruluşu gerçekleştiriyor. Standart and Poor’s, Fitch ve Moody’s. Bu derecelendirme ve raporlar, ilgili ülkeye ve ekonomiye yatırım yapmak, tahvillerini satın almak, borç vermek veya iş yapmak isteyen uluslararası ekonomik aktörler tarafından izlenir, takip edilir ve dikkate alınırlar.

Yani bunların bizim için bir kıymeti harbiyesi yok demenin, uluslararası fonlar, bankalar ve yatırımcılar açısından hiçbir anlamı yoktur.

***

Şimdi gelin, ekonominin pik yaptığı yani tavana yükseldiği iddiaların doğruluğuna bakalım;

a) Ekonomi küçülüyor. Dünyada ekonomiler küçülür ve durgunluğa girerken, enflasyon oranları sıfıra yakın düşüyor. Türkiye’de ise hem ekonomik küçülme hem yüksek enflasyon bir arada yaşanıyor. Ülke “slumpflasyona” sürüklendi maalesef.

b) İşsizlik, rekor seviyelerde ve çift hanede adeta kronikleşmiş vaziyette. İş aramaktan umudunu kesenler ve iş bulsa hemen çalışmak isteyenler dahil edildiğinde ülkede tarihi işsizlik rekorları kırılıyor. Sadece gençlerde işsizlik oranı yüzde 26’yı aşmış vaziyette.

c) Enflasyon yılsonu itibariyle yüzde 15’i (resmen) bulacak, bir yönde gelişiyor ne yazık ki. Fiyatlar genel seviyesi sürekli artıyor. Hissedilen enflasyon, ilan edilen enflasyonun çok daha üstünde.

d) Türkiye’ye gelen kalıcı-doğrudan yabancı sermaye yatırımları, bıçak gibi kesilmiş vaziyette. Çatışma bölgelerinden (Irak, Suriye, Afganistan vb.) kaçanların satın aldıkları gayrı menkuller için gelen para dışında kalıcı yabancı yatırım sermayesi anormal biçimde azaldı.

e) Kısa vadeli spekülatif yabancı sermaye girişleri dahi gelmiyor. Yılbaşından bu yana devlet tahvili alan ve/veya borsaya yatırım yapan yabancı sermaye, ellerindekileri satarak çıkıyor. Yılbaşından bugüne çıkan para miktarı 13 milyar doları aşmış vaziyette.

f) Bacasız sanayi turizm, geçen yılla mukayese edilemeyecek derecede gerilemiş vaziyette. Salgın nedeniyle turist sayısında da turizm gelirlerinde de muazzam düşüş var.

g) Türk lirasının değer kaybı yani fiili devalüasyon anormal boyutlarda. Bugün itibariyle dolar yüzde 25, avro yüzde 35 dolayında değer kazanmış durumda yılbaşına göre. Buna rağmen, ihracatımızda anlamlı bir artış gerçekleşemiyor.

h) Hazine, yurt içinden hızla ve büyük miktarlarda borçlanıyor. Kendi milli parasının yerine “dolar” bazında yapılan borçlanmalar, geçen yılların en yüksek seviyesine gelmiş vaziyette.

Yukarıdaki maddeleri arttırmak mümkün elbette. Ama bu kadarı bile ekonominin “pik” değil, “dip” yaptığını görmeye ve anlamaya yeter de artar bile!

Şimdi doğal olarak aklına geliyor insanın, bunların ekonomide “pik” yaptık dedikleri bu ise, “dip” yapmaları nasıl olur acaba?

Popülist söylemler, algı yöntemleri, yüzeysel propagandalarla, çok kanallı ama tek sesli hale getirilen medyada, ekonomide “pik” yaptığınızı söyleyebilirsiniz.

Ama “pik mi, “dip” mi yaptığınızı ekonomik krizin, işsizliğin, yoksulluğun ve ağır borç yükünün altında ezilen geniş halk kesimlerine sorarsanız eğer, örneğin, seçimlerde, işte o zaman “yandı gülüm, keten helva”!

YADIRGIYORUZ VE AYIPLIYORUZ!

CHP İl Başkanı Sn. C. Kaftancıoğlu’nun Atatürk’e ilişkin, söz ve imaları toplumda geniş ve haklı bir tepki doğurdu.

Ülkemizin kurtarıcısı ve devletimizin kurucusu, muhteşem anti-emperyalist kurtuluş savaşımızın kahramanı, modern, laik Cumhuriyetimizin kurucusu, kadın haklarının öncüsü, büyük önderimize “Atatürk” soyadını Türk milleti vermiştir.

Yobazların, ihvancıların, gericilerin, etnik bölücülerin, emperyalizmin maşası terör örgütlerinin ve bunlarla “dost” olduklarını söyleyenlerin Atatürk’ün adını ağzına almalarını ne isteriz, ne de bekleriz.

Ama, Atatürk’ün kurduğu ve Cumhuriyetin kurucu ilkelerine sahip çıkması gereken CHP’nin bir İl Başkanının, böyle tartışmaların bir kez daha odağına yerleşmesini anlamakta güçlük çekiyoruz, yadırgıyoruz ve ayıplıyoruz.

Bu vesile ile, sağ-sol demeden, köken-mezhep ayırmadan, partilerüstü-demokratik bir kuvayı milliye anlayışı ile ve “Atatürk’te Birleştik” şiarıyla bir araya gelen ve Başkanlığını TBMM E. Başkanımız Sn. Hüsamettin Cindoruk’un yürüttüğü Milli Merkez’in, Ankara Temsilcisi sıfatımla, Türk Milletinin, Atatürk’ün izinde ve onun gösterdiği çağdaş uygarlık yolunda, daima bir ve beraber olacağına, Atatürk Cumhuriyetimizin ilelebet payidar kalacağına ilişkin inanç ve kararlığımızı, bir kez daha vurgulamak isteriz.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.