h Dolar 8,7704 %0.09
h Euro 10,3451 %0.09
h BIST100 1.401,46 %-0.43
h Bitcoin 389717 %2.36029
a İmsak Vakti 02:00
Ankara 10°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Türker Ertürk

Türker Ertürk

13 Eylül 2021 Pazartesi

GERÇEKTE 11 EYLÜL’DE NE OLDU?

GERÇEKTE 11 EYLÜL’DE NE OLDU?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçtiğimiz Cumartesi (11 Eylül 2021), sonuçları itibarıyla halen yaşadığımız zaman dilimini radikal bir biçimde etkisi altında bulunduran, öncesi ile sonrasını milat çizgisi gibi ayıran saldırının 20’inci yılını idrak ettik. Bu tarihi saldırı ABD topraklarında gerçekleştirildi ve El-Kaide mensubu teröristlerce kaçırılan yolcu uçakları ile yapıldı. 

Saldırı, ABD müesses nizamının üç önemli merkezini vurmak üzere planlanmıştı. Birincisi New York’ta, İkiz Kuleler olarak bilinen Dünya Ticaret Merkezi, ikincisi Pentagon (Savunma Bakanlığı), üçüncüsü ise Kongre Binası (Capitol Hill). Bunlardan Kongre Binası için planlanan saldırı hariç, diğer ikisi teröristler açısından başarılı olarak gerçekleştirildi. Saldırılar sonucunda toplam 2 bin 977 insan yaşamını kaybetti. Yaşamını kaybedenler arasında Dünya Ticaret Merkezi’nde bilgisayar programcısı olarak çalışan Zühtü İbiş isimli bir Türk de vardı. 

Yeni Bir Pearl Harbor

1981-1989 yılları arasında ABD Başkanı olarak görev yapan Ronald Reagan döneminde Hazine Bakanlığı yapan Paul Craig Roberts, 11 Eylül 2001 saldırısı için “Yeni Muhafazakârların ürünüdür ve yeni bir Pearl Harbor’dır. Amaç Ortadoğu’ya saldırmak ve işgal etmek için gerekçe yaratmaktır” demişti. 

Yeni Muhafazakârlık (Neoconservatism); Finans-Kapital sistemin günümüzdeki ideolojisidir. Küreselleşme, tek kutuplu dünya düzeninin devamı ve bu maksatla planlanan Sonsuz Savaş (Endless War), Beşinci Nesil Savaş (Fifth Generation Warfare), hegemonyaya direnenlerin ezilmesi, ulus devletlerin etnik, dinsel ve mezhepsel fay hatları üzerinden istismar edilerek bölünmesi, Rusya ve Çin’in çevrelenmesi, Çin’in kuşak yol projesinin sekteye uğratılması, bu yüzyılın sonuna doğru 2 bin devlet sayısına ulaşılması, Büyük Ortadoğu Projesi ve bu projenin taşeronluğunu Türkiye’ye yaptırabilmek için gerekli olan AKP projesi, Arap Baharı, Ergenekon ve Balyoz gibi hukuk görünümlü kumpaslar bu sistemin hedef, plan ve operasyonlarından bazılarıdır. 

11 Eylül Nelerin Önünü Açtı?

Dünyada hiçbir şey, size sunulduğu ve medyada size algılatılmaya çalışıldığı gibi değildir. Arkasındaki gerçekler genellikle tam tersidir. 11 Eylül 2001 saldırısı da ABD’nin Afganistan’a, Irak’a, Suriye’ye müdahalesinin, Ortadoğu’ya kalıcı olarak yerleşmesinin, daha da önemlisi kural tanımaz bir biçimde dünyanın her köşesine istediği gibi terörü gerekçe ederek saldırabilmesinin önünü açtı.

11 Eylül 2001 saldırısı üzerinden daha bir ay geçmeden ABD Afganistan’a müdahale etti. Bu kadar kısa sürede müdahale edebilmek için, daha önceden hazırlanmış planlarınızın olması gerekirdi. Geçtiğimiz ayın sonu itibarıyla da 20 yıldır bulunduğu Afganistan’dan –Taliban’la anlaşarak ama 20 yıldır Afganistan’da birlikte bulunduğu Türkiye dâhil hiçbir müttefikine danışmadan ve koordine etmeden- apar topar çekildi. Esasında ABD, Avrasya’ya yönelik plan ve hedeflerinde bir değişiklik yapmadı, sadece bu plan ve hedeflere yönelik stratejisini değiştirdi. Bu nedenle “ABD Afganistan’da Vietnam’da olduğu gibi yenildi ve çekildi” çıkarımı çok sığ bir değerlendirme olur. 

11 Eylül 2001 Saldırısı Olmasaydı…

11 Eylül 2001’den başlayarak, o dönem ABD Başkanı olan George Bush tarafından yapılan açıklamayla birlikte ABD, tüm yerkürede teröre karşı bir savaş başlatmıştı. O günden bugüne ABD neredeyse hiç kural tanımadan ve uluslararası hukuku hiçe sayarak, dünyanın her yerine müdahale etmektedir. Bu kapsamda da Irak’ta ve Suriye’dedir, komşumuzdur. 

11 Eylül 2001 saldırısı olmasaydı; ABD bu denli kolay bir şekilde uluslararası hukuku ihlal ederek dünyanın her deliğine giremez, müdahale edemez ve yerleşemezdi. Afganistan ve Irak’a müdahale ve Suriye’ye karşı Türkiye’yi de kullanarak çıkarılan vekâlet savaşı bu kapsamda yapıldı. ABD’yi yönetenler bu savaşlar için demokratik yetkiyi ve halk desteğini her aşamada olmasa bile hiç değilse başlangıçta 11 Eylül 2001 saldırısı ile ABD’de oluşan dehşet ikliminin etkisiyle almışlardı.

Saldırıyı Gerçekte Kim Yaptı?

Soğuk Savaş (1947-1991) sonrasında oluşan tek kutuplu dünya düzeninin ve küresel liderliğin sonsuza dek sürdürülmesi, tüm enerji ve hammadde kaynaklarının üretimden pazarlara ulaşana dek denetlenmesi, hegemonyaya ve Amerikan Barışına (Pax Americana) direnenlerin ezilmesi istenmekteydi. Fakat bunların açıkça söylenmesi olanaklı değildi. Tüm dünya için kan, kin gözyaşı demek olan bu emperyalist idealler; terörizme ve kitle imha silahlarının yayılmasına karşı tüm dünyada sürdürüldüğü söylenen savaşla, demokrasi ve insan hakları bahaneleri ile örtülmekteydi.

Tabii ki, 11 Eylül 2001 saldırısını ABD doğrudan planlayıp icra etmedi. ABD, sadece daha önce işbirliği yaptığı, fakat Soğuk Savaş sonrasında değişen koşullar nedeniyle terk ettiği ve bu yüzden ihanet duygusu ile ABD çıkarlarına zarar vermeye çalışan El-Kaide lideri Usame Bin Ladin’in militanlarının işlerini kolaylaştırdı ve önlerini açtı.

11 Eylül – 15 Temmuz Benzerliği

Esasında, planlama aşamasında bu saldırının istihbar edilememesi mümkün değildi. Ama planlama aşamasında El-Kaide militanlarını yakalamak ve dünya kamuoyuna afişe etmek, sonuçları itibarıyla yarar sağlamayacaktı. Bu nedenle saldırı planının gerçekleşmesine yardım edildi. Bu vahşet dolu kararı, ABD derin devlet sisteminin bir bölümü aldı ve uyguladı. Sonrasında olanlar, beklenebilecek ve tahmin edilebilecek tepkiler ve gelişmelerdi.

Bir anlamda aynı şeyi 1941’de Japonya’ya karşı da yaptılar, Japonya’ya petrol ambargosu uyguladılar ve onu Pearl Harbor baskınını yapması için provoke edip, arkasından işini bitirdiler.

Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da yaşananlar, bu tarihten 15 yıl önce, 11 Eylül’de yaşananlara ikisinin de önlerinin açılması ve ardından gelen “Allah’ın lütfu” fırsatçılığı nedeni ile çok ama çok benziyor.15 Temmuz Darbe Girişimini yapanların Fethullah Gülen Cemaati olduğu konusunda asla şüphemiz yok, aynen 11 Eylül’ün faillerinin El-Kaide olduğuna emin olduğumuz gibi! 11 Eylül gibi 15 Temmuz Darbe Girişimi de hiç başlamadan engellenebilirdi. Zaten darbe girişiminin başarıya ulaşma şansı da yoktu. Bu menfur girişimin başarıya ulaşmasının tek olası ihtimali Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ana gövdesi olan Atatürkçülerin de darbeye iştirak etmesiydi. 15 Temmuz Darbe Girişimini iktidarla yol birlikteliği içinde olan, yine iktidarın azami müsamahasına ve sınırsız desteğine mazhar olan İmamın Ordusu yaptı, Kemal’in Ordusu ise engelledi. Gerisi lafügüzaf!  

Devamını Oku

CUMHURBAŞKANIM ÜLKEMİZİN ÇIKARLARI VE GÜVENLİĞİ İLE ÇELİŞİYOR

CUMHURBAŞKANIM ÜLKEMİZİN ÇIKARLARI VE GÜVENLİĞİ İLE ÇELİŞİYOR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Güneyde ve batıda ormanlarımız cayır cayır yanıyor, söndürmek için üzerine su atamıyoruz. Kuzeyde, Karadeniz’de ise sel felaketine maruz kalıyor, sudan zarar görüyoruz, yerleşim bölgelerimiz tahrip oluyor ve can kaybı yaşıyoruz.

Ülkemiz orman yangınlarının yaz aylarında sıkça yaşandığı bir coğrafyada bulunmasına, geçmiş yıllardan bu konuda epeyce yangınlı ve acılı deneyime sahip olmasına, son yıllarda küresel ısınmanın da etkisiyle Akdeniz bölgesinde orman yangınlarında artış olmasına rağmen;2021 yazına orman yangınlarına karşı son derece hazırlıksız ve donanımsız girdi. Türkiye’nin yüzölçümü olarak altıda biri büyüklüğünde olan Yunanistan’ın bile 39 uçağı varken, bizim hiç uçağımız yoktu!

Yangınların da Selin de Sorumlusu İktidardır

İktidar, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Hava Kurumu (THK) gibi eldeki imkânları da kullanmadı veya kullanamadı. Yangına karşı organize olamadı. Üzerine beceriksizlik, nitelik ve liyakat sorunu da ilave olunca yaşadığımız acı tablo ortaya çıktı. Demem o ki; bu yangınlardan bu kadar çok zarar görmemizin nedeni siyasi iktidardır. Tek yapabildikleri şey sorumluluğu başkasının üstüne atmaktır. Bu arada yangınlarıfırsat bilip Akdeniz ve Ege’de iktidarın söylemi ile bazı kupon yerlerin imara, otel yapımına yönelik olarak yakıldığını da duyuyoruz.

Karadeniz’de meydana gelen selde de görülen zararın sorumlusu yine siyasi iktidardır. Doğal çevreyi, ekolojik dengeyi yok sayan, dere yataklarına yapılaşma izni veren ve hatta özendiren, yaylalarımızı mahveden, yeşil alanları tahrip eden, derelerin üzerine tüm bilimsel itirazlara rağmen HES’leri diken, her tarafı betonlaştıran iktidar, yaşanan sel felaketinin de baş sorumlusudur.

Kanal İstanbul da Aynı Kapsamdadır

Kanal İstanbul girişimi de sonuçları itibarıyla Türkiye’nin egemenliğine ve güvenliğine vereceği zararın yanında İstanbul, Trakya ve Marmara’nın ekolojik dengesini, doğal çevresini, su kaynaklarını, iklimsel görünümünü ve doğal afetlere karşı direncini yerle bir edecektir. Bu sonuçlar; iktidarın çağdışı ideolojisi, rant odaklı politikaları ve sorgulayıcı aklı ve pozitif bilimi yok sayan Çatlasanız da patlasanız da yapacağız” yaklaşımlarının ürünleridir.

Bugün Türkiye, emperyalist projelerin ürünü olanBeşinci Nesil Savaş’ın bir operasyonu olarak planlanan kitlesel göç tehdidi ile karşı karşıyadır ve bu kitlesel göç şu anda ülkemizin açık ara bir numaralı dış ve iç tehdididir. İktidar, bu tehdide karşı Türkiye’yi korumak yerine, bu tehdidi uzun soluklu ulusal stratejik hedefleri ve planları için bölgeye ve Türkiye’ye yönelten ABD’ye teslim olmuş durumdadır.

Askerlerimizi Ateşe Atıyorlar!

Kitlesel göçü tetikleyen iradenin gerekçeleri;bölgeyi istikrarsızlaştırmak, Türkiye de dâhil olmak üzere kitlesel göçe maruz bırakılan ülkelerin demografik ve toplumsal yapılarını tahrip edip ulus kimliklerine son vererek ulus devlet yapılarını aşındırmak, küçültmek ve bu yolla küreselleşmenin önündeki en önemli direnç odakları olan ulus devletleri yok etmektir.

Tüm NATO ülkeleri ve ABD Afganistan’dan çekilirken Mehmetçiği Afganistan’da bırakmak ve Kabil Havalimanı’nın bekçiliğini hiçbir ulusal çıkarımız ve güvenlik ihtiyacımız olmadığı halde yaptırmak çok ama çok yanlıştır. Bu askerlerimizi,yani çocuklarımızı ateşe atmak ve Taliban’ın insafına bırakmaktır. Aynen İdlib’de olduğu gibi!

Yanlışta Israr Bedel Ödetir!

Geçtiğimiz yıl, İdlib’e askerlerimiz gönderilmeden hemen önce ekranlardan uyarmıştım; “Yakın hava desteği olmadan İdlib’e asker göndermek, askerlerimizi bile bile ölüme göndermektir” diye. Çünkü Ruslar hava sahasını bize açmıyordu ve o harekâtı yapmamızı istemiyordu. İktidar uyarımızı dinlemedi, harp prensiplerini yok saydı ve sonunda resmi rakamlara göre 36 şehit verdik. Esasında askerlerimizi Ruslar şehit etmişti, iktidara balans ayarı vermek için! Bu çok yanlıştı ve büyük bedel ödendi. Şimdi de aynı yanlış Afganistanda yapılmak üzere.

Gerek Afganistan’a Mehmetçiği göndermek ve Kabil Havalimanı bekçiliği yaptırmak, gerekse Afganistan’dan gelen kitlesel göçe sınırlarımızı açmak ABD’nin fikri, planı ve direktifiydi. Bunu muhtemelen 14 Haziran 2021’de, Brüksel’de Erdoğan’dan istediler. Bu durum bilindiği için Erdoğan’ın yanına diplomat, bu konularda uzman bir kişi veya şahit olabilecek bir devlet görevlisi alınmadı.

DemirÇelik ve Tarıma Büyük Darbe Vurur

Daha dün akşam şahit olduk. Önceden çanak soruların verilmesine ve önceden hazırlanan Prompter’a cevapların yazılmasına rağmen hala sufle verilmesine ihtiyaç duyulduysa 14 Haziran’da daha fazlasına ihtiyaç vardı. Brüksel’de yanında ben olsaydım; “Sayın Cumhurbaşkanım Biden’in teklifini kabul etmeyelim, ülkemizin çıkarları ve güvenliği ile çelişiyor derdim.

Türkiye iktidarla adeta bir felakete koşuyor,aynen Osmanlı dönemindeki gibi. Şimdi de Ukrayna ile Serbest Ticaret Anlaşması (STA) yapmak yeni hedefleri. Ukrayna ağırlıklı olarak güçlü olduğu iki sektörün bu kapsama alınmasını istiyor; Demir-Çelik ve Tarım. Bu iki sektörde gümrük vergileri sıfırlanacak. Türkiye’de her iki sektör de STA kapsamına girmek istemiyor. İktidar harıl harıl Demir-Çelik ve Tarımsektörünü ikna etmeye çalışıyor ve baskı yapıyor. STA imzalandığı takdirde Türkiye’de Demir-Çelik sektörü büyük darbe alır, rekabet ve yatırım yapma imkânını kaybeder. Zaten can çekişen Tarım Sektörü ise iyice yok olur. STAkapsamında sıfır gümrükle Türkiye’ye gelecek Ukrayna buğdayı, arpası, yulafı, soyası ve mısırı ile Anadolu rekabet edemez ve biter.

Konuşmamız Gereken Erken Seçimdir

Türkiye ile Ukrayna arasında Serbest Ticaret Anlaşması yapılması fikri ABD’nin ve Biden’ınricaları arasında. Amaç; Ukrayna’yı ekonomik yönden güçlendirmek, Rusya’ya karşı direnç noktası haline getirmek, AB’ye aldırmak veNATO’ya alarak Rusya’yı aynen Sovyetler Birliği’ne yaptığı gibi çevreleyip ve etrafını istikrarsızlaştırarak kaynaklarını tükettirecek şekilde silahlanma yarışına sokmak. Biz; ABDçok istiyorsa Ukrayna’yı güçlendirmek adına bunun faturasını kendi çiftçisine ve kendi demir-çelik sektörüne ödetsin, bize değildiyoruz ama bu toprakların sesi olmayan, kendi çıkarları için Türkiye’nin ve halkının güvenliğini ve çıkarlarını yok sayan bir iktidarla faturayı hep biz öderiz ve ödüyoruz da!

Sonuç olarak; bu iktidarla Türkiye’nin gün yüzü görmesine, huzur bulabilmesine, ekonomik kaynaklarımızın hakça bölüşülmesinin önünün açılabilmesine, iç barışımızın yeniden tesisine imkân yoktur. Bugün konuşmamız gereken tek şey; adil ve dürüst bir seçime olan ihtiyaçtır.

Devamını Oku

YANGINLARIN ARKADASINDA KİM OLABİLİR?

YANGINLARIN ARKADASINDA KİM OLABİLİR?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABD Başkanı Biden, 14 Haziran 2021 tarihinde yapılan NATO Zirvesi sonrasında Erdoğan ilebir araya geldiği ve yaklaşık 50 dakika süren görüşme ile ilgili olarak gazetecilerin sorularına;Ne konuştuğumuzu ben açıklamam, onu Türklere sorun” diye yanıt vermişti. Yani topu Türkiye’ye atmıştı. Ama atarken de Türkiye’deki iktidarın bunu açıklayamayacağını,sır olarak saklayacağını biliyordu. Bunun anlamı çok açıktı; Aramızda konuştuklarımız gizlidir ve özellikle Türk Halkının duymaması gereken şeylerdir.

Bu yüzden Biden-Erdoğan görüşmesine Türktarafından ne diplomat alındı ne de Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan resmi bir çevirmen. Siyasal İslamcı gelenekten gelen ve iktidar iradesi tarafından azami korumaya ve ayrıcalıklara mazhar edilmiş olan bir ailenin ferdine tercümanlık yaptırıldı ve görüşme delil olmasın diye kasti olarak kayıt altına alınmadı. Hâlbuki devlet demek, kayıt kuyudat demekti!

Çin ve Rusya’ya Karşı Ortak Cephe

Türk Halkından saklanmasına rağmen dünya konjonktürü, küresel ve Türkiye’nin de içinde olduğu bölgesel büyük resim, Mart 2021’de Biden yönetimi tarafından yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Haziran 2021’de yapılan zirveler, Erdoğan-Biden görüşmesinin içeriğinin ne olduğunun ve niye gizli kalması gerektiğinin ipuçlarını anlayabilenler içinvermektedir.

10 Haziran 2021’de ABD-İngiltere arasında Yeni Atlantik Antlaşması, 11-13 Haziran 2021’de Galler’de G-7 Zirvesi, 14 Haziran 2021’de NATO Zirvesi, 15 Haziran 2021’deABD-AB Zirvesi, 16 Haziran 2021’de Biden-Putin Zirvesi yapıldı. Yeni Atlantik Antlaşması, ABD ve İngiltere tarafından 80 yıl sonra yapılan ikinci antlaşmaydı. Birincisi 1941’de, II. Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında yapılmış, Almanya ve Japonya‘ya karşı birliktelik ve ortak cephe inşası damgasını vurmuştu. 10 Haziran 2021’de yapılan ikincisinde ise yine Atlantik Birlikteliği ve bu sefer Çin ve Rusya’ya karşı bir ortak cephenin inşası söz konusuydu.

Beşinci Nesil Savaş

Bu kapsamda ABD, tek kutuplu dünya düzenini sonsuza kadar sürdürmek, dünyanın ekonomik, siyasi ve askeri ağırlık merkezinin doğuya ve Asya-Pasifik Bölgesi’ne doğru kayışını durdurmak, hegemonyaya direnenleri ezmek,Çin’i ve Rusya’yı kuşatarak çevresini istikrarsızlaştırmak, silahlanma yarışına sokarak kaynaklarını tükettirmek, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmak ve Çin’in Kuşak-Yol Projesini sekteye uğratmak istiyordu. ABD’nin stratejisi kimine göre yeni bir soğuk savaştı. Bu köşenin yazarına göre ise bu savaş III. Dünya Savaşı idi.

Ama bu savaş geçmiş dünya savaşları gibi değildi ve olmayacaktı. Bu savaş; Beşinci Nesil Savaş veya Hibrit Savaş olarak adlandırılıyor. Bu savaş ağırlıklı olarak ateşli silahlarla yapılmıyor ve yapılmayacak da. Beşinci NesilSavaş unsurları; yüksek teknoloji, devlete bağlı olmayan aktörler, terörizm, vekâlet savaşçıları, kitlesel göç, insansız hava ve deniz araçları, bilgi harbi, psikolojik harekât, medya, din, siber timler, toplumsal mühendislik, seçimlere müdahale, beyin yıkama, ekonomik ve ticari manipülasyonlardır.

Hedef İstikrar Sağlamak Değil!

ABD, 20 yıldan sonra Afganistan’dan askerlerini çekmeye karar verdi. Sizce ABD Afganistan’dan çekilmesinin Afganistan’ı daha fazla istikrarsızlığa sürükleyeceğini, çok uzun olmayan bir zaman diliminde Taliban’ın ülkeye tamamen egemen olmasına neden olacağını, buradan ülkenin komşuları olan Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Çin, Pakistan ve İran’a istikrarsızlık ihraç edeceğini ve yine bölgeden dışarıya doğru bir sığınmacı akınını tetikleyeceğini tahmin edememiş olabilir mi? Tabii ki olamaz!

CIA’e yakınlığı ve danışmanlığı nedeniyle, “Gölge CIA” olarak tanınan düşünce kuruluşu Stratfor’un sahibi, stratejist George Friedman;“ABD, hep başka bir gücün yükselebileceği alanlarda istikrarı önlemek istemiştir. Hedefi istikrar sağlamak değil, istikrarsızlaştırmaktır. ABD’nin, Avrasya’da barışı sağlamaya dönük özel bir çıkarı yoktur. Çatışmaların amacı yeni bir gücün ortaya çıkışını engellemek ve bölgeyi istikrarsızlaştırmaktır” diyor.

Türkiye’ye Verilen Direktifler

Bu büyük resim içinde Afganistan hamlesini yapan ABD, 14 Haziran 2021’de bu hamlenin desteklenmesi için Türkiye’den iki istekte bulundu. Daha doğrusu; pazarlık gücü olmayan ve ABD ile ilişkilerini düzeltme peşinde koşan Türkiye’deki iktidara iki ana direktif verdi.

1. ABD ve NATO askerlerinin çekilmesi sonrasında Kabil Havalimanı bekçiliğinin yapılması,
2. ABD ile işbirliği yapan ve Taliban’ın hedefinde olan yüzbinlerce AfganınTürkiye’ye mülteci olarak alınması.

Tüm NATO ülkeleri Afganistan’dan çekildikten sonra Afganistan’da kalmak, askerlerimizi Taliban’ın hedefi haline getirmek ve yüzbinlerce Afganistanlıyı ülkemize kabul etmek ulusal çıkarlarımızın ve ulusal güvenliğimizin gereği olarak değil, iktidarın siyasi çıkarları ve bekası için yapılmıştır.

Türkiye Afganlar İçin Uygun Yer

Bugünlerde Afganistan’dan Türkiye’ye yönelik gerçekleşen yoğun göçün bu planın parçası olduğu değerlendirmektedir. Gelenlerin genç ve erkek olması bunu doğrulamakta vegörünümlerinden Afganistan sınırından Türkiyesınırına olan yaklaşık 2250 km. yolu yani İran’ı doğu-batı istikametinde yürümedikleri,taşındıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca Doğu Beyazıt’tan giren bir Afganın bir gün sonra Rize’de bir çay bahçesinde çalışmaya başlıyor olması da bu faaliyetin planlı olduğunu göstermektedir.

Sınırlarımızın güvenliği yok, adeta yolgeçen hanıolmuş! Türkiye sığınmacı kampı haline gelmiş. Dün IŞİD terörü ile tanıştırıldık, bugün ise Taliban terörüyle tanıştırılacağız. Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un “Türkiye’nin Afganlar için uygun bir yer olduğu” yönündeki açıklaması da bu değerlendirmemizi doğrulamaktadır.

Sorumlu İktidardır

Şimdi de başımıza orman yangınları işi çıktı. Gerçi sadece ormanlarımız yanmıyor. Ülkemiz kuzeyden güneye, doğudan batıya yangın yeri gibi. Bu durumun sorumlusu ise iliklerine kadar iktidar iradesidir.

     

Türkiye, iklimsel olarak orman yangınlarının sıkça görüldüğü bir coğrafyada bulunmasına, geçmişte birçok orman yangını tecrübesi yaşamasına ve orman yangınlarını tetiklemek maksadıyla terörist girişimlere maruz kalmasına rağmen iktidar görevini yapmamış, yangına hazırlıksız ve donanımsız olarak yakalanmamıza neden olmuştur.

Lükse, şatafata, saraylara, mabetlere, yandaşlara, makam uçaklarına hazineyi harcayınca ne yazık ki yangın söndürme vasıtaları için para kalmadı! Türk Hava Kurumuuçakları da çıkar ve düşmanlık gözetildiği anlaşılan ihale şartnamesiyle devre dışı bırakılınca halen yaşadığımız hazin tablo ortaya çıktı. İktidar bunun hesabını vermek zorundadır.

Üst Akıl İşi Olabilir

Binlerce dönüm ormanlık alan Antalya, Muğla, İzmir, Osmaniye, Mersin, Adana, Çanakkale, Kayseri, Edirne, Kütahya, Aydın, Kilis, Kocaeli, Kastamonu, Sakarya, İstanbul, Hatay, Bursa, Diyarbakır, Karaman, Balıkesir, Manisa, Bingöl, Kırklareli, Bilecik, Şanlıurfa, Bitlis, Kahramanmaraş, Çorum, Isparta olmak üzere 30 ilimizdeki birçok bölge alevlere teslim oldu. Bu kadar çok sayıda, farklı bölgelerde aynı anda yangınların başlaması ister istemez örgütsel kundaklama şüphesine dikkat çekiyor. Örgütsel bir kundaklama plan halindeyken bile önceden istihbar etmek, devletin istihbarat kurumlarının görevi. Bu görev de belli ki yerine getirilememiş. Sanırım muhalifleri izlemekten terörist örgütleri izlemeye yeterince imkân kalmamış.

Diğer bir şüphe ise bu yangınları hangi örgüt çıkarmış olursa olsun, bir üst akıl tarafından taşere edilmiş olabileceği ihtimalidir, tetiği çekenden ziyade çektiren elin daha önemli olduğudur. Yani kundaklamayı yapandan ziyade kundaklamayı yaptıranın daha önemli olmasısöz konusudur. Çünkü bu yangınlar, halkın dikkatini Afgan göç dalgasının ülkemizi istila ediyor olması tehdidinden uzaklaştırmaktadır. Devlete düşen görev; failleri yakalamak ve arkasındaki gizil niyeti deşifre etmektir.

Devamını Oku

TÜRKİYE İÇİN NE YAPILMALI?  

TÜRKİYE İÇİN NE YAPILMALI?   
0

BEĞENDİM

ABONE OL

TÜRKİYE İÇİN NE YAPILMALI?

 

“Türkiye için ne yapılmalı?” sorusunu yanıtlayabilmek için öncelikle Türkiye adına doğru bir durum tespiti yapmak gerekir. Bunun için de insanlığın yarattığı medeniyet içinde halen nerede bulunduğunu ve sorunlarının ne olduğunu doğru tespit etmiş ve tanımlamış olmak lazım. Bu konuda çözüm için kafa yoran vatandaşlarımız bir tarafa; aydınlarımız arasında bile yakın bir fikir birliği yoktur.

 

2021 itibarıyla bugün Türkiye’nin geldiği yer; Ortaçağın yönetim biçimi olan monarşi yani “Tek Adam Yönetimi”, demokrasinin olmazsa olmazı olan laikliğin neredeyse tamamen yok edilmiş olması, ağır ekonomik iflas, bozulan iç barış, demokrasiyle yönetilen ülkeler sınıflandırılmasından çıkarılmak, kendi yaptığı yasalara ve koyduğu kurallara bile uymayan keyfilik, ağır ahlaki çöküntü, hukuk ve adalet yoksunluğu, yönetici kadrolarındaki liyakatsizlik, kurumların iğdiş edilmesi, devlet aklının çökertilmesi, dış politikada ise tam bir yalnızlık ve ötekileşme durumudur. Bu tespiti yapıyor olmak üzücü ama artık Türkiye aynen Osmanlı’nın içine düştüğü durum gibi “Hasta Adam” konumundadır. İçine düştüğü bu durum, Türkiye’nin bekası açısından artık sürdürülebilir değildir.

 

İflasın Belirleyici Nedeni

 

Türkiye’nin her konuda iflas etme durumuna düşürülmesinin belirleyici nedenleri ise iktidarın çağdaş dünya görüşüne sahip olmaması, bu kapsamda “Siyasal İslamcı” ideoloji ve geçmişin yani Ortaçağın aklı, kimliği ve örgütlenme biçimi olan “Yeni Osmanlı” hayali peşinde koşması, Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisi ve kurucu babası olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile problemli olması ve “2023” vizyonunun gereği olarak laik, demokratik hukuk devleti ilkeleri üzerine inşa edilmiş olan Cumhuriyeti sonlandırıp İslami bir devlet kurma ideali ve kaynakların bu yolda israf edilmesidir.

 

Türkiye’de işlerin düzelebilmesi ve her gün, her hafta, her ay ve her yıl daha da kötüye giden durumun iyileştirilebilmesi için ya iktidarın kafasının değişmesi lazım ya da kafayı değiştirmemekte ısrar eden iktidarın değişmesi lazım. Görebildiğimiz kadarı ile bu iktidarın kafasını değiştirmesi çok zor, hatta imkânsız gibi! Değişememesinin esas nedeni ise çağdaş bir dünya görüşüne sahip olmaması, Türkiye’nin kurucu ideolojisi ile çok ciddi sorunlarının bulunması ve her şeyden önemlisi bugün geldiği yer itibarıyla hesap verebilir olmaması ve bu yüzden Türkiye’nin idaresinden ayrılmak istememesidir.

Kısa Vadeli Çözüm İki Aşamalıdır

Ülkemizin bu duruma düşmesinde Türkiye’yi son 19 yıldır yöneten iktidarın gerçekten başat rolü vardır ama tek neden iktidar değildir. Türkiye’yi bu durumdan kurtarabilmek ve tekrar çağdaş uygarlık rotasına sokmak için kısa ve uzun vadeli planlara ve girişimlere ihtiyaç vardır.

 

Kısa vadeli olarak Türkiye’yi hasta yatağından ayağa kaldıracak ve yaşama döndürecek çözüm iki aşamalıdır. Birinci aşama; iktidardan demokratik yollarla bir an önce kurtulmaktır. Bunun için iktidarın karşısında yer alan herkes ve her kurum armudun sapı, üzümün çöpü demeden kucaklanmalıdır; geçmiş dönem içinde iktidarla işbirliği yapmış olsalar bile! Bu aşamada geniş bir demokratik birlikteliğe ihtiyaç vardır. Millet İttifakı doğru bir girişimdir. Israrla sürdürülmeli, büyütülmeli ve iktidarın bu ittifakı bozmak, birbirine düşürmek ve sonlandırmak için yaptığı pervasızca girişimler boşa çıkarılmalıdır.

 

Esas Tehlike!

 

İktidarın karşısına çıkan ve alternatif olmaya çalışanlara herhangi bir sebeple vurmak; iktidarın ekmeğine yağ sürmek ve ülkemizin felakete taşınmasına yardımcı olmaktır! Bugün itibarıyla tek başına bir partiyle, örneğin CHP, İyi Parti veya bir başka muhalefet partisi ile iktidarı demokratik olarak göndermek mümkün değil. Keşke olsa! Bu yüzden armudun sapı, üzümün çöpü deme lüksümüz yok. Bugün olanaksız için ısrar edersek bunun ülkemiz için bedeli çok ağır olur ve mümkünün önünü keseriz.

 

Esas tehlike; ülkemizi felakete taşıyan, iç barışımızı dinamitleyen, ekonomimizi iflas ettiren ve Covid-19 salgınını bile yönetemeyen iktidardır. Bugün geldiğimiz durum itibarıyla; Türkiye’nin güvenliği, huzuru, iç barışı, çıkarları ve refahı için iktidarın demokratik yollarla gitmesi adeta gerek şarttır ama yeterli değildir. İktidar gidince her şey bir anda güllük gülistanlık olmayacaktır. 19 yılda Türkiye’ye verdiği tahribat çok büyüktür. Ama iktidar gitmeden de ülkemiz için bir düzelme ve iyileşme beklemek, saflık ölçüsüne varan aşırı bir iyimserlik olur.

 

 

 

Bu nedenle çözüm için kısa vadeli planın ikinci aşamasında yapılması gerekenler; demokrasiyi rayına oturtmak, bu kapsamda kuvvetler ayrımını keskinleştirmek, parlamenter demokrasiye tüm kurum ve kurallarıyla dönmek, Cumhuriyetin denge ve kontrol mekanizmalarını işler kılmak, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere kurumları iyileştirmek, yargıyı bağımsız ve tarafsız hale getirecek reformları yapmak, Anayasamızın temel ilkesi ve demokrasinin olmazsa olmazı olan laikliği tavizsiz uygulamak, dini inanç ve itikatla sınırlamak, dinin siyasete, devlete, hukuka ve eğitime müdahale etmesini engellemektir. İşin en başında iktidarın 2002’den bugüne kadar yaptıklarını geri almak bile çok ciddi olarak reform etkisi yapacaktır.

Çağdaşlaşma İçin Uzun Vadeli Plan

Türkiye’nin insanlığın yakaladığı ve her geçen zaman diliminde daha da öteye götürdüğü çağdaş uygarlık çizgisini yakalamak için en az iki nesil sürecek uzun vadeli, iktidar değişiminden etkilenmeyecek planlara, girişimlere ve uygulamaya ihtiyaç vardır. Hep sorulur; “Türkiye niçin bu duruma düşmüştür, niçin Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimlerine rağmen insanlığın bugün itibarıyla ulaştığı çağdaş çizgiyi yakalayamamıştır?” diye. Bunun net yanıtı bu yarışa bizim çok ama çok geç girmemizdir.

Osmanlı bir Ortaçağ devletiydi. Fatih’in İstanbul’u fethettiği tarih olan 1453’ü hepsi olmasa da batılı tarihçiler Ortaçağın kapanışı, Yeniçağın açılışı olarak kabul ederler. Bu değerlendirme batılı bakış açısı ile yapılmıştır. Çünkü Bizans yani Doğu Roma, batı açısından son Ortaçağ devletiydi ve yıkılmasını Ortaçağın kapanışı olarak aldılar. Bu batı için öyleydi ama Osmanlı Bizans’ın mirasına oturarak, örgütlenme biçiminden esinlenerek ve bürokrasisinden kendi bürokrasisine transferler yaparak güçlü bir Ortaçağ devleti kurdu. 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan ulemayı getirmesi ile birlikte bu Ortaçağ devletinin değişime ve düşünsel evrime iyice kapalı teokratik arka planı oluştu.

Osmanlı Geri Girmedi

Bu yüzden Osmanlı, hemen yanı başındaki Avrupa’da yaklaşık 500 yıl içinde gerçekleşen Rönesans’ı, reformu, aydınlanmayı, sonuncusu Fransızlarınki olmak üzere siyasi devrimleri, sanayi devrimini ve dinsel düşünceden akılcı ve bilimsel düşünce sistemine geçişi ıskaladı. Osmanlı geri gitmedi. Avrupa değişti, düşünsel evrim geçirdi, vites değiştirdi ve çok hızlandı. Osmanlı bu yüzden çok gerilere düştü, halka refah sağlayamadı, sorunlarını çözemedi, ortak bir kimlik bile yaratamadı, savaşlarda yenildi, büyük toprak parçalarını kaybetti, yarı sömürge ve “Hasta Adam” haline geldi, parçalandı ve en sonunda yıkıldı. Evrenin biyolojik varlıklar da dâhil değişmeyen tek kuralı; değişim ve evrimdir. Değişmeyen ve evirilemeyen ayakta kalamaz ve yok olur. Osmanlı bu yüzden yok oldu.

Uzun Vadede Ne Yapılmalı?

Kurtuluş Savaşı’ndan başarı ile çıkan Atatürk, Osmanlı’nın yıkılmasının ve yok olmasının nedenselliğini ortadan kaldırmak ve çağı yakalamak için saltanatı kaldırdı, halk egemenliğine dayanan Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdu, hilafeti kaldırdı ve çağdaşlaşma adına Aydınlanma Devrimlerini yaptı. Bunlar doğruydu ama yakalanmak istenen çizgiyle aradaki fark çok büyüktü. Nerdeyse 500 yıl! İlk 15 yılın ardından Atatürk’ün ölümünden sonra çağdaşlık rotasında kararlı ve istikrarlı olunamadı, süreç zaman zaman kesildi, 2002’den sonra ise tamamen geriye dönüş başladı ve günümüzde bu geriye dönüş hızlandı.

Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine taşıyabilmek için en az iki nesil sürecek uzun soluklu çağdaşlaşma planına ihtiyaç olsa dahi yetişmek için sarf edilen süre içinde insanlığın bugün ulaştığı çağdaşlık çizgisinin yerinde kalmayacağının daha da ileriye taşınacağının bilinciyle hareket edilmeli, bu ana plan günlük siyasete kurban edilmemeli ve yakın geçmişimizden ders alınarak iktidar değişimlerinden etkilenmeyecek hale getirilmelidir. Yoksa itilip kakılan, huzur bulamayan, sömürülen, kullanılan, sorunlarını çözemeyen, çözemediği sorunlar üzerinden devamlı istismar edilen ikinci veya üçüncü sınıf bir ülke oluruz. Planın en başında yer alması gereken ilk ve en büyük hedef ise bilim egemen kafalı, eleştirel akla sahip bir gençlik ve toplum yaratmaktır.

 

 

Devamını Oku

TÜRKER ERTÜRK YAZDI: ABD’YE KARŞI KOZ YOK, TESLİMİYET VAR!

TÜRKER ERTÜRK YAZDI: ABD’YE KARŞI KOZ YOK, TESLİMİYET VAR!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’yi 19 yıldır yöneten ve her konuda iflasa ve felakete sürükleyen iktidarın çokça kullandığı bir söylemdir Dik durduk, dik duracağız. Bir şeyin muhabbeti çokça yapılıyorsa o aslında yok demektir. Aynı dürüstlük söylemlerinde olduğu gibi! Bırakın siyasileri, çevrenize bakın. En çok dürüstlük muhabbeti yapanların ahlaken en düşük seviyede olduklarını göreceksiniz. Ziya Paşa boşuna söylememiş Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz diye. Sedat Peker’in,gerçeklerin yanında sadece devede kulak seviyesinde kalan açıklamaları bile iktidarın dürüstlük de dâhil her konuda durumunu tümçıplaklığı ile gözler önüne seriyor.

İktidarın dış dünyaya karşı değil dik, eğik bile duracak gücü yok. Ufka paralel duruma geçmiş bir vaziyette, tam bir teslimiyet söz konusu. Ama içeride şahin, anti demokrat, ceberut, zulümkârve kendi suçlarını, hesap verilemez yanlışlarını, başarısızlıklarını örtbas etmeye, muhaliflerin üzerine yıkmaya çalışan Yavuz hırsız ev sahibini bastırır davranışları içinde.

Erdoğan-Biden İkili Görüşmesi

14 Haziran’da gerçekleşecek NATO zirvesiyleaynı gün yapılması planlanan Erdoğan – Bidengörüşmesi öncesinde de ABD’ye karşı tam bir teslimiyet söz konusu. Zaten kısa sürecek olan bu görüşmede elde edilebilecek bir şey söz konusu bile değil. Böyle durumlarda her şey görüşme öncesinde kurmaylar tarafından kotarılır.

Ülkeler yenilir ve teslim olabilir. Almanya,Birinci Dünya Savaşı’nda (1914-1918) yenildi ve teslim oldu. Yenenler Almanya’yı cezalandırdı. Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nda (1939-1945) yine yenildi ve teslim oldu ve Almanya yine cezalandırıldı. Osmanlı da Birinci Dünya Savaşı sonunda yenildi ve teslim oldu. Ama Gazi Mustafa Kemal Atatürkönderliğinde yapılan Kurtuluş Savaşıkazanmamız nedeni ile daha önce teslim olduğumuz ve cezalandırıldığımız Sevr Antlaşması çöpe atıldı.

ABD-Türkiye Sorunları

2021 itibarıyla, Türkiye bir savaşta yenilmediği halde iktidar, çağdışı Siyasal İslamcıideolojisi, geçmişin aklı olan Yeni Osmanlıhayali ve bu kapsamda devletin kurumlarını tahrip ederek devlet aklını yok saydığı, nitelikten uzak, hesap verilemez politikaları ve girişimleri ile teslim olmuş ve kendi bekası için Türkiye’yi de teslime zorlamaktadır.

ABD ve Türkiye arasındaki yer alan sorunların belli başlıları;

1. ABD’nin inkâr ediyor olsa da kısa vadede Suriye‘nin kuzey doğusunda PYD/PKKgarnizon devletçiğini, orta vadede federatif Suriye’nin Kürt otonom bölgesini, uzun vadede ise Kürdistanın Suriye’den koparılacak parçasını inşa etmeye çalıştığını ve bu projeyi gerçekleştirmek hususunda kesin kararlı hareket etmesi,

2. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası deniz hukukundan ve haklarındankaynaklanan deniz yetki alanlarını yok sayan Yunanistan‘ın iddialarını ABD’nin destekleyerek Türkiye‘ye uluslararası hukuka uygun, meşru hak ve çıkarlarından vazgeçmeyi dayatması,

3. Kıbrıs konusunda geçmişte hiç olmadığı kadar GKRY ve Yunanistan’ın yanında yer alarak KKTC’yi ve Türkiye’yi yok sayması,

4. S-400‘lerin Türkiye‘den çıkarılmasında ısrar ederek bu sorunun müzakeresini bile reddediyor olması,

5. FETÖ konusunda Türkiye’nin altı yıldır yoğun siyasi ve hukuki girişimlerine rağmen ABD’nin bu konuda somut bir adım atmadığı gibi iddiaları da ciddiye almaması,

6. Libya ve Suriye’deki faaliyetler,

7. Halkbank davası ve

8. Türkiye’deki yaygın hukuk, insan hakları ve özgürlüklerin ihlalidir.

Beyaz Sayfa Açmak İsteyen İktidar

Türkiye-ABD ilişkilerinde beyaz sayfa açmak veya yeni bir başlangıç yapmak isteyen taraf Türkiye’deki iktidar olduğu için pazarlık gücü çok az. Hatta hesap verilemez ve altından kalkılamaz işler yaptığı ve ekonomimizi iflas ettirdiği için pazarlık gücü hiç yok denebilir. Örneğin; iktidarın Halkbank davasından kurtulmak için Türkiye’nin güvenliği ve çıkarları hilafına veremeyeceği ödün yok gibi! S-400konusunda da ödün çoktan verildi! Daha önce yazmıştık; S-400’ler ABD kontrolünde İncirlik’e kapatılabilir diye. Burada önemli olan halkı kandıracak gerekçeler icat edebilmek. İktidar da bu konuda yetenekli sayılır. İncirlik bizim toprağımız, bizim üssümüz der ve bir de üstüne  ezanlar susmaz dedi mi, belki yedirebilir. Beyaz sayfa açılmak istenen taraf sadece ABD de değil! AB ülkeleri, Mısır, Suudi Arabistan, İsrail gibi ülkeler de var.

Bugüne kadar Biden hiç geri adım atmadı. İktidar 3 ay telefonunu bekledi ve hatta Bidenaradığında çok sevindi ama sözde Ermeni soykırımını kabul ederek Türkiye’ye darbe vurdu. Biden, Türkiye ile sadece NATOzemininde, kurumsal işbirlikleri yapabileceğini söylemleriyle ve tavırlarıyla gösterdi. İktidar da bunu anlamış ve Türkiye’nin ne kadar güvenilir bir müttefik olduğunu gösterme telaşı ve girişimleri içine girmiş gibi görünüyor.

Dış Politika İlkeleri İhlal Ediliyor

İktidarın Gürcistan, Polonya, Ukraynahamleleri ve bu paralelde Rusya’ya karşı cepheleşmesi de Biden’ın gözüne girme hamleleridir. Çünkü Soğuk Savaş (1947-1991) döneminde Sovyetler Birliği’ne yapılanların aynısı yeni dönemde Rusya Federasyonu’na da yapılacaktır. İktidar, bu stratejinin tetikçiliğineTürkiye’yi soyundurarak kendisini kurtarmaya çalışmaktadır. Montrö’yü tartışmak, “Daha iyisi yapılana kadar Montrö’ye bağlıyız” mesajını vermek, Montrö hassasiyetini dile getiren Emekli Amirallere operasyon yapmak, Türkiye’nin güvenliği, egemenliği ve doğal çevrehil çıkarları için adeta bir düşmanlık girişimi olan Kanal İstanbul konusundaki ısrarı da bu bağlamdadır.

Rusya, Kırım ve Ukrayna konusunda Türkiye’deki iktidarın girişimlerini kendi toprak bütünlüğüne yönelik düşmanca girişimler olarak kabul ediyor ve çok net açıklamalarda bulunuyor. İktidarın Cumhuriyetimizin kurucu babası olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihimizin deneyimlerinden süzerek bize yol gösterici olarak bıraktığı dış politika ilkelerinden biri olan Arapların kendi arasındaki ihtilaflarda taraf olmamak ilkesinin tam tersini yaptığı için tüm Arap dünyasının Türkiye’yenasıl düşman olduğunu hep beraber yaşayarak gördük. İktidar şimdi de bu dış politika ilkelerinden Rusya’yı tahrik etmemek ilkesini ihlal ederek ve NATO’nun tetikçiliğine soyunarak Biden’ın gözüne girmeye, kendini kurtarmaya çalışmaktadır.

Kraldan Çok Kralcı Olmak

Bilinmelidir ki; Osmanlı’yı yıkan esas sert güç Çarlık Rusyaydı. 1917’de Ekim Devrimiolmasaydı, biz Kurtuluş Savaşımızı bile yapamazdık. Rusya komşumuzdur ve Rusya’yı bodoslamadan karşımıza almanın, kraldan çok kralcı olmanın ve düşmanlığını kazanmanın çıkarımıza olmadığı bilinmelidir. İdlib’de 36 askerimizi balans ayarı vermek için Rusların şehit ettiğini, iktidarın bunu sakladığını,Moskova’ya nasıl gittiğini ve ne muamele gördüğünü anımsayalım. Akılsız başın cezasını ayaklar, devlet aklıyla hareket etmeyen iktidarların cezasını da halk çeker. Hem de gelecek nesillerini de içerecek şekilde!

Sonuç olarak; iktidarın ABD’ye karşı kullanabileceği hiçbir kozu yoktur. Koz diye öne sürebilecekleri ise Türkiye’nin güvenliği ve yaşamsal çıkarlarından ödün vermektir.

Türkiye İçin İyi Bir Şey Çıkmaz

ABD açısından Türkiye’deki iktidar kredisini tüketmiş, güvenilir ve işbirliği yapılabilir olmaktan uzak, sadece kullanılabilir olarak değerlendirilmektedir. Görünen o ki; Bidenyönetimi Türkiye’deki iktidarın artık seçim kazanamayacağını, 2023’den sonra zor ve acılı bir geçiş dönemi olsa da yeni bir iktidarla çalışacağını bildiği için durumu istismar ederek iktidara azami taviz verdirmek gayreti içinde olacaktır.

14 Haziran’da Türkiye için iyi bir sonuç çıkmaz. Yalnızca iktidarın ömrünü uzatıcı tavizler, tavizleri eleştirenlere düşmanlık ve tavizleri halka başarı olarak satabilecek medya operasyonları çıkar.

TÜRKER ERTÜRK

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.