h Dolar 18,8089 % 0.01
h Euro 20,5029 % 0.01
h Altın (Gr) 1.163,11 %-0,14
h BIST100 5.136,63 %-1,06
h Bitcoin 436433 %-0.93893
Ankara
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Prof.Dr. Mahmut Can Yağmurdur

Prof.Dr. Mahmut Can Yağmurdur

23 Ocak 2023 Pazartesi

DEVLET VE SİYASET ONDAN NE ANLADIĞINIZLA YAKIN İLGİLİDİR!

DEVLET VE SİYASET ONDAN NE ANLADIĞINIZLA YAKIN İLGİLİDİR!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Devlet ve siyaset doğu ve batıda çok farklı telakki edilmiştir. Dev’let yenmek baskın gelmek demektir. Siyaset ise seyis olmak yönetmek anlamındadır. Batıda devlet kelimesinin karşılığı status yani “durum ve denge” anlamlarını ihtiva ediyor. Siyasetin karşılığı olan politika ise çoklu oyun demek.

Bugün batı toplumlarının organizasyon ve hukuksal kökenini önemli ölçüde Roma imparatorluğundan aldığı bilinir. Burada hukuk-ierus kavramı “status” kavramı için son derece merkezi rol oynar. Konuya bu açıdan baktığımızda hukuk kamu ve bireysel hukuk bağlamında ele alınır.

Öte yandan Roma imparatorluğunun “corpus ierus civilis” denilen bireysel hakları ele alan hukuk külliyatı 6.yy da olgunlaşmış ve son Latince konuşan Roma imparatoru Justinianus I ile iyice vücut bulmuştur. Kamu hukuku kavramı ise dinsel alanda olmak kaydıyla ilk defa İslam uygarliğında ele alınmaya çalışılmıştır. Elbette ele alındığı coğrafya doğu Roma hükümranlık bölgesi olmuştur. Oysa ki burada dikkatten kaçmaması gereken husus Hz Muhammed’in bir peygamber olduğu için mi dev’let reisi olduğu yok sa dev’let reisi olduğu için mi peygamber olduğu konusudur. Teolojik olarak yaklaşmaksızın bu konunun tartışılması hevâric kökenli fakih ve ulema tarafından hiç bir zaman hoşgörülmemiştir. Dolayısıyla dev’let ve siyaset anlayışı semitik gelenekten geldiği için bu durum kaçınılmaz olmuştur.
Cumhuriyet kurulduktan sonra gerçekleştirilen Atatürk devrimleri, bu yüzden laiklik vurgusu yaparak seküler sorunların da “lâ dinî yani profan” alanda olmasını ön görmüş, bir başka deyişle “ierus gentilium” dediğimiz kamu hukuku açığını dini rükünlerden taşra değerlendirerek dev’let aygıtını modern anlamda “status” olarak inşa etmeyi hedeflemiştir.

Roma Cumhuriyet döneminde diktatörlük dönemine geçişte meşhur bir motto vardır çok ilginçtir “cuieus regio, ieus religio” yöneten kim ise inancı o belirler anlamındadır. Bu durum, bir yandan tarih boyunca tacın papalar tarafından kutsandığı Batı Avrupa monarşilerinde ve onların aralarındaki savaşlarda, bir yandan Doğu Roma’da imparator ve Patrikhane münâsebetlerinde olduğu kadar Safevi ve Osmanlı mücadelerinde de etkili olmuştur. İşte bu yüzden kanımca laiklik modern devlet anlayışında olması gereken çok önemli ve çağdaş bir uygulama olarak tüm inançların garantisidir.

Üzülerek görmekteyiz ki şiddeti kutsayan karanlık tabiatlı sözde uygar batı, hala püriten dinsel gözlükle doğu dünyasını yönlendirmeye ama sinsi ve uzun vadeli politikalarını da emperyal çerçevede dayatmaya devam etmektedir. Bu durum çok ciddi şiddet içeren bir kutuplaşmayı kaçınılmaz kılar.

Maalesef dünya çok tehlikeli bir kutuplaşma ile karşı karşıyadır. Nükleer güç yarışı bugün soğuk savaş döneminden daha ciddi bir tehlike olarak uygarlığımızı tehdit etmektedir. Unutmamak gerekir ki düşünmekten kaçtığımız her sorun sonumuzu hazırlamaktadır.

Sonuç olarak, bu bağlamda Adriyatikten Çin denizine değin geniş bir coğrafyadaki Türk topluluklarının konuya laik ve rasyonel akıl çerçevesinde bakması, bir an evvel status olabilmenin ancak bu şekilde akılcıl düşünerek mümkün olabileceğini idrâk etmesi gerekmektedir. Siz kendinizi tanımazsanız sizin zaaflarınızı size karşı kullananların oyuncağı olmaktan kurtulamazsınız. Kâht-i ricâl ile de bu idrâk mümkün değildir. Zira bu durumda, nefsi ile oynaşan yani kendine seyis olamamış güç sahipleri yönettikleri topluluğa hizmet etmeyi değil o topluluğa seyis olmayı onların sırtına binmeyi siyaset yapmak zanneder.

Saygılarımla

Dr.M.C.YAĞMURDUR

Devamını Oku

TALEP ve TIP

TALEP ve TIP
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tıp mesleğinin tüm dünyada günümüzde geldiği nokta gerçekten vahşi kapitalizmin hırs ve yönlendirmesinin baskısı altındadır. Bu nedenle, artık sağaltıcı uygulamalardan ziyade, altında talep yaratmanın yattığı, kişilerde “bunu ben de kendime yaptırmalıyım” hevesine dayalı sağaltıcı olmayan uygulamalara yönlendirilmiştir.

Maalesef, dünyanın en eski mesleği olan tıp göklerdeki konumundan esfel-i safile hızla inmiştir. Ancak günümüzde şarlatanlar elinde salt “para basma” amaçlı hale getirildiğini 32 yılını bu mesleğe vermiş bir hekim olarak ibretle izlemekteyim.

Gerçekten de tıbbî uygulamalar sağaltıcı olanlar ve sağaltıcı olmayanlar şeklinde ayrılmalıdır. Belli uzmanlık alanlarındaki sağaltıcı olmayan uygulamalarda sosyal medya başta olmak üzere etik olmayan kimi fotoğraf vb ile yaratılan “talep patlaması” hekimler arasında alçakça bir rekabet ortamı yaratmıştır. Tıp eğitiminin gerek mezuniyet öncesi gerek mezuniyet sonrası içine düştüğü ama devletin görmezlikten geldiği, akademik ünvanların “kaliteli eğitim ve ekol” yaratmak yerine bu ünvanların rant amaçlı elde edilir olduğu bir ortamda acımasız rekabet ortamının hekimlere olan güveni ne denli sarstığı ortadadır. Bir yerde güven sarsılıyor ise o ortamda ön yargı ve şiddet de kaçınılmaz olacaktır.

Oysa tıp etiğinin temelinde bana göre “hastalıkların sağaltılması gereksinimi” hekimlik mesleğini yaratır. Bir başka deyimle, hekim var diye hasta var değil, hasta var ise hekim vardır demek daha doğrudur. Bu yüzden bilimsel tıbbın kapitalist tıp uygulamalarına dönüştürüldüğü neoliberal kapitalist dönemde iki ucu keskin bıçakla karşıyayız. Bunlardan birisi hasta değil hastalık kavramının ön plana çıkarılması ve hastalık var ise doktor vardır mantığıdır. Diğeri ise ki bu alan çok ciddi ve karanlıktır, “hekim var ise hastalık da olmalıdır” mantığıdır. Oysaki hastalığın tanımı yüzyıllar öncesine kadar uzanır. Bu konudaki milieu interior ve hemeostasis kavramlarını meslektaşlarım hatırlayacaklardır.

Bilindiği üzere, nedensel tıp anlamında Hippocrat ile başlayan ve Galen ile devam eden bilimsel anlamda da Rönesans ile süren meslek seyrimizde XIX.yy ortaları ve XX.yy başlarında klinik kavramı artık iyice oturmuş hasta varsa hekim vardır mantığı idealize edilebilmiştir. Üniversitelerdeki tıp eğitimi de bilgiyi adeta kutsayarak, bir yandan savaşların da yadsınamayacak katkısıyla 80 li yıllara değin bu anlayışla yoluna devam etmiştir. Ancak son 40 yıl içerisinde Wissema’nın ortaya attığı bilgi para ilişkisine yön veren üniversite anlayışı bilginin kutsallığını paranın satın alma gücüne kurban etmiştir.

Üniversitelerin bu anlayışla gûya yeniden yapılandırılması gayretkeşliğinden en çok tıp fakülteleri nasibini almıştır. Ülkemizde de henüz tam gün tartışmaları yeni bittiği darbe döneminde darbe ürünü bir anlayışla kurgulanan 1982 deki düzenlemelerle uzmanlık eğitiminin yüksek lisans eşdeğeri kabul edilmesi, sonraki dönemlerde doçentlik ünvanının elde edilmesinin gittikçe kolaylaştırılmasının da yolunu iyice açmış akademik ünvanların muayenehane için gerekli olduğu anlayışını yerleştirmiş ve sonuçta ülkemizde “bilim tabir caizse film olmustur”. Son zamanlarda 6 Ekim 2022’de muayenehane hekimlerinin çalışmasıyla ilgili olarak SB tarafından anayasanın 48. ve 65.maddelerine aykırı olarak çıkarılan yönetmelik bir anlamda bu son 40 yıl boyunca yaşanan derin çarpıklıkların sözde düzeltilmesi amacından çok ama çok uzaktır.

Kabul etmemiz gerekir ki “hastalık var o halde hekim de var, o halde hastalık yaratalım” diyerek sağaltıcı olmayan uygulamaları pompalayan neoliberalist mantıkla, egosunu ve kibrini aklının önünde tutan doktor ünvanlı “paragöz” riyâkarlığa prim verilmiştir. Bu tarzda kişilerin rant uğruna ortaya koydukları eylem ve söylemlerden “dürüst hekimlerin” de zarar gördüğü, gerek kamu gerek özel tababet ortamında artık zaten iyi hekim yetiştirmekten aciz aşırı göç almış ve almakta olan ülkemizde, bunun bedelini halkımız orta vadede çok ciddi olarak ödeyecektir.

Bugünler henüz iyi günlerdir. Gelecek, bir yandan hırsı ve kibri ile tavan yapmış egolarının zebunu olan kimi doktorlar, bit yandan da “estetik ya da güzellik” heveslisi kendisiyle barışık olmayan sağaltıcılık ile alakasız uygulamaların talepkârı kitleler yüzünden hekimlik ve hekimler adına çok parlak değildir. Üzülerek söylemeliyim ki artık herkesin bir bedeli vardır.

Saygılarımla

Dr.Mahmut Can YAĞMURDUR

Devamını Oku

YERLİ-MİLLÎ OLMAK

YERLİ-MİLLÎ OLMAK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bilindiği üzere geçenlerde, Togg ismi verilen araç tamamen elektrikli bir otomobil olarak ortaya çıktı. Şimdiye kadar fosil yakıtla çalışan motorlar ile araçlar üreten ünlü markaların dizel yakıtlı araçları devreden çoktan çıkardıkları biliniyor.

Avrupa ülkeleri öteden beri benzinli ve hibrid küçük segment otomobilleri vergi otopark vb gibi avantajlar ile teşvik etmekteydi. Bununla beraber en az 25 yıldır hibrid teknolojili araçlar başta ABD olmak üzere batı ülkelerinde yaygın olarak yeterli servis ağını oluşturdu.

Şimdilerde ise bir çok ünlü marka ürettikleri sadece elektrikli ve hibrid motorlu araçlar ile piyasada rekabete girmeye başladılar. Her ne olursa olsun otomotiv üretim sektörünün emek-yoğun olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Bu yüzden iş gücü ve sosyal güvenlik maliyetini azaltmak için bir çok marka asıl orijin aldıkları ülkeler dışında yatırımlar yaparak bu konuda bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır.

Geçenlerde özellikle TR pazarında havayı kirleten yüksek emisyonlu araçlarıyla gösterişi seven toplumumuza hitab eden ünlü ve üst segment araç üreticisi bir Alman firmanın “ceo” su elektrikli motorlarda lityum tedarikinin önemi ve maliyetinin yüksekliği konusuna da dikkat çekti. Yani aslında elektrikli otomobiller zannedildiği kadar, bırakkınız üst segmenti orta sınıf segment araçlarda bile tüketiciye istenen fiyat aralığında sunulamayabilecektir. Açıkca belirtmek gerekirse, maliyeti artıran temel unsur hiç bir araç markasının dünyada üretim ve montaj bazında yerli ve milli olmayacağı gerçeğidir. Bilgi satmanın, emek-yoğun sektöre göre çok daha kârlı olduğu günümüzde lithium çelikten daha değerli bir metal olarak karşımıza çıkmaktadır. Kanaatimce, Togg konusu değerlendirilirken de konuya siyasal muhalefet gözlüğü ile değil bu açıdan bakmak gereklidir.

Bu durumda günümüzde bir markanın yerli ve millî olmasını onun “know how” statüsü belirleyecektir. Diğer taraftan Togg bir dünya markası olabilmek yolunda ilerlemek için bu konuyu işlemek zorundadır.

Çeliği meşhur İsveç’in ünlü firmasının yetkilisinin Togg’un sadece elektrik motoru ile çalışan teknolojisi hakkındaki ekteki haberde yaptığı açıklamayı önemsemek durumundayız. Bunun yanında sadece kara ulaşımında değil transportun her alanında ne gibi bir innovasyon yaratacağını anlatmak ve yazılım vb konularında geleceğe neler vadedeceğinin vurgulanması yerli ve millî iddiasında olmak adına zorunlu gözükmektedir. Bu nedenle bir siyasal propaganda aracı hiç yapılmamalıdır.

Dünya değişiyor ve gün geçtikçe “emek-yoğun” toplum dinamikleri “bilgi-yoğun” toplum dinamiklerine dönüşüyor. Feodal yapının yarattığı endüstri devrimi ve sonra gelen bilgi çağı artık kimi dinsel ve siyasal ideolojik saplantılara yer vermeyecek kadar hızlı ilerliyor. Hayaller güzel bir ütopya yaratsa da bilginin hakikati değişen dünyada onu ne kadar ürettiğiniz, objektif vizyonunuz ve projeksiyon gücünüze bağlıdır. Yani özetle ne kadar “know how” unuz varsa o kadar “yerli ve millî” olursunuz. Bu ise çağı geçmiş dinsel ve siyasal ideolojik saplantılar ile imkansız olup düşünsel dinamizm ve eklektik yaklaşımlar ile mümkündür. Unutmamak gerekir ki bilim tarihi, deneme yanılmaların maliyeti ile dolu bir çok olay ile doludur.

Saygılarımla

Dr.M.C.YAĞMURDUR

Ek 1: https://m.star.com.tr/ekonomi/volvodan-togg-aciklamasi-bu-hepimiz-icin-iyi-olacak-haber-1747679/

 

Devamını Oku

ÖZEL MUAYENEHANE HEKİMLİĞİNİ NEREDEYSE ÖNLEYEN YÖNETMELİĞE DAİR

ÖZEL MUAYENEHANE HEKİMLİĞİNİ NEREDEYSE ÖNLEYEN YÖNETMELİĞE DAİR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Teşebbüs hürriyeti, hasta hakları, hekim hakları kimi özel hastane zincirlerinin devlet eliyle korunması adına yok sayılamaz. Bu bedeli kamuda bir anda yüksek maaş vaadiyle istihdam edilmeye çalışılan hekimler de kısa sürede ödeyecektir.

Oldukça planlı bir şekilde muayenehane hekimliğini sözde te’dib etmeye yönelik bu eylem anayasal ve yasal hakların bir yönetmelik ile ilgası anlamına gelmekte olup hukuka aykırıdır. Bu duruma, maalesef kimi meslektaşlarımızın da kapitalist zihniyet ile sadece para getiren belirli ve popüler cerrahi girişimler üzerinde yoğunlaşarak hekimlik yemini ve ilkelerine uymayan “kazan kazan kaygısıyla” gerçekleştirdikleri uygulamaları da zemin hazırlamıştır.

Öte yandan Türk Tıbbının uluslararası sağlık turizminden alması gereken payın artırılması, ancak medikal ve cerrahi planda sağaltıcı uygulamalar ve bilimsel kalitenin yükseltilmesi ile olur ki bu da sadece bir hastane zinciri veya şehir hastanelerinin tekelinde olmamalıdır. Bunun yanı sıra kimi kapitalist zihniyetli ve çoğu da meslekî yaşı bir hayli genç olan doktorların muayenehanelerinde birbirleriyle yarış haline getirdikleri çoğu kozmetik amaçlı, “çok kazanmaya” yönelik kimi girişimlerinin üzerinden yürütülmesi uzun vadede mümkün değildir. Ancak bu tür uygulamalara Sağlık Bakanlığının sessiz kalmak bir yana sertifikasyon yapması ise tıbbî etik ile kâabil-i telif değildir.

Akademik ünvanların kolay elde edilerek sıradanlaştırılması zincir hastanelerin özel üniversiteler ile afiliasyonu yoluyla başta olmak üzere bu ünvanların hem bu zincir özel hastanelerde hem de muayenehanelerde ticari etiket amaçlı kullanılmasının bu kötü gidişin yaygınlaşmasına neden olduğu da yadsınamaz.

Maalesef 5 Ekim 2022’de yönetmeliğin Resmi nasında, TTB’nin de TSK yı töhmet altına alacak kimi açıklamalar yapmak sureti ile muayenehaneler ilgili olarak oluşan bu mevcut sorunun çözümsüzlüğüne daha da katkıda bulunması hekimlik mesleği adına üzücüdür. TTB’nin siyasal değil meslekî bir STK olduğunu her zaman akılda tutulmalıdır.

Bugün, anayasal bir hak olduğu tartışılmaz olan teşebbüs hürriyetini engelleyen bu son derece planlı yönetmelik, yarın örneğin mesleğini serbest icra eden avukatlar ve mühendislerin de özgürlüğünü kısıtlayacak başka uygulamalara da ortam hazırlamaktadır.

Saygılarımla

Dr.Mahmut Can YAĞMURDUR

Genel Cerrahi Uzmanı

Devamını Oku

TASAVVUF VE MİSTİSİZM-II

TASAVVUF VE MİSTİSİZM-II
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tasavvuf, zahirden bâtına olan yolda bir “berzâh/eşik” alanı olarak değerlendirilebilir. Bu berzâh alanını ise “yollar” anlamına gelen târikat kavramı doldurur.

Batı düşünce dünyasına özgü “order/düzen” denilen bu kavram, kimi çevrelerce iddia edildiği üzere doğu dünyasındaki tarikât olgusu ile bir çok bakımdan benzer özellikler gösterir. Ancak adına “ordo/ordré/order” denilen bu yapılanmaların Greko Latin dünyadaki “Monastic” Hristiyanlıktan kaynaklanan ve özellikle IX.yy dan sonra ortaya çıkarak örgütlendiğini bildiğimiz Cluniac öğretiden mülhem farklı kurgular yarattığı da akılda tutulmalıdır. Kaldı ki doğu ve batıda monastik Hristiyanlık pratiği farklı karakteristiğe sahiptir. Zira bu kurguları yaratan batı Avrupa’ya özgün feodal sosyoekonomik ve kültürel dinamikler doğu dünyası ile analoji yapılamayacak kadar özgün bir karakter arzeder.

Öte yandan tasavvuf düşüncesinin mistik bir yapı olarak telakki edilmesi konusu ise doğrudan tarikat pratiği ile ilgilidir. Sosyal düzenin dinî alandan asla ayrı düşünülmesinin mümkün olmadığı İslam bakış açısı göz önüne alınırsa, entellektüel ve metafizik düzenin kavrayış şeklinin neden mistik bir karaktere büründüğü anlaşılabilir. Aslında burada mysterium tremendous doğrudan deus absconditus ile telakki edilirse ki öyledir, tasavvuf mistik bir anlayış haline gelir. Özellikle tasavvufu Hind ve Budist etkiler ile işleyen kimi tarikat yapılanmalarında bu durum çok belirgin hale gelir. Bu tür tarikat yapılanmaları özellikle neosufizmin etkilediği cemaat görünümlü tarikatlarda günümüzde daha çok belirginleşir. Ancak metafizik telakkisi felsefî temele oturursa tasavvuf mistik olmaz hatta seküler bir özgünlük de kazanabilir.

Diğer taraftan “Teoantropik” insan kavramı burada hakikatin yani bir başka deyişle bâtının merkezinde yer almak durumundadır. Bu ise kutsallık, idrâk ve akıl olgularından ayrı düşünülemez bir durumdur. Burada tasavvufun özellikle Mevlana’nın söz yaşam ve uygulamalarıyla ön plana çıkan “aşk” kavramının ise “Teoantropik/Tanrısal insanın” bir “hassa”sı olduğu gerçeği ile karşılaşmaktayız. Bu durumda aşkın şuursuzca ve umarsızca aşkın bir sevgi olamayacağı açıktır. Aşk, metafizik ve entellektüel hakikate yani bâtına dair olan eşsiz ve derin bir o kadar da kutsal bilgidir. Bir başka deyişle bu bilginin, kutsal ve elbette hikmetli olana mündemiç/içkin olması gerektiği söylenebilir. Yani bir anlamda kalbin hikmeti duyumların münazarası ile ulaşılabilen bir öz vasfı vardır.

Bu durumda tasavvuf, zahirden bâtına olan olan ve ekseninde “velâyet” ilkesinin yer aldığı alanda bir “berzâh/eşik” olarak değerlendirilebilir. Bu berzâh alanını ise “yollar” anlamına gelen târikat kavramı doldurur. Batı düşünce dünyasına özgü “order/düzen” denilen bu kavram, kimi çevrelerce iddia edildiği üzere doğu dünyasındaki tarikât olgusu ile bir çok bakımdan benzer özellikler gösterir. Ancak batı Avrupada adına “ordo/ordré/order” denilen bu yapılanmaların Greko Latin dünyadaki “Monastic” Hristiyanlıktan kaynaklandığı ve özellikle IX.yy dan sonra ortaya çıkarak örgütlendiğini bildiğimiz Cluniac öğretiden mülhem farklı kurgular yarattığı da akılda tutulmalıdır. Kaldı ki bu kurguları yaratan, batı Avrupa’ya özgün feodal sosyoekonomik ve kültürel dinamikler doğu dünyası ile analoji yapılamayacak kadar özgün bir karakter arzeder.

Öte yandan tasavvuf düşüncesinin mistik bir yapı olarak telakki edilmesi konusu ise doğrudan kurumsal tarikat pratiği ile ilgilidir. Sosyal düzenin dinî alandan asla ayrı düşünülemesinin mümkün olmadığı İslamî bakış açısı göz önüne alındığında, entellektüel ve metafizik düzenin kavrayış şeklinin neden mistik bir karaktere bürünebileceği sonucuna varılabilir. Özellikle, Hallac-ı Mansur hakkında 32 yılını vererek La passion de Hallaj isimli incelemesinde L.Massignon ve çağdaşı F.Schon aslında İslam’ın mistik yönünü Kur’an ayetleriyle açıklamaya çalışsa da yüzyıllardır fâkih ve ulemanın zühd ve takva kavramları üzerinden buna muhalefeti bilinen bir olgudur.
Görülüyor ki “mysterium tremendous” doğrudan “deus absconditus” kavramları bakımından ele alınırsa konunun kökenleri antik dönemlerdeki neoplatonizme, Budizm’e, Manihaizm’e ve şaman geleneklerine kadar götürülebilir ki o takdirde tasavvuf mistik bir anlayış haline dönüşür. Bu yüzden, özellikle tasavvufu Hind ve Budist etkiler ile işleyen kimi tarikat yapılanmalarında bu durum çok belirgin hale gelir. Bu tür tarikat yapılanmaları özellikle XVI.yüzyıldan itibaren neosufizmin etkilediği tarikat görünümlü ve tekke yerine camilerde örgütlenen Vehhabi tesirli cemaat yapılarında günümüze değin artarak daha çok belirginleşmiştir.

Bununla beraber, metafizik telakkisi felsefî temele oturursa tasavvuf mistik olmaz hatta seküler bir özgünlük de kazanabilir.
Diğer taraftan “Teoantropik” insan kavramı burada hakikatin yani bir başka deyişle bâtının merkezinde yer almak durumundadır. Bu ise kutsallık, idrâk ve akıl olgularından ayrı düşünülemez bir durumdur. Burada tasavvufun özellikle Mevlana’nın söz yaşam ve uygulamalarıyla ön plana çıkardığı “aşk” kavramının ise teoantropik insanın “hassa”sı olduğu gerçeği ile bir kez daha karşılaşmaktayız. Bu durumda aşkın şuursuzca ve umarsızca bir sevgi olamayacağı açıklık kazanır.

Sonuç olarak aşk metafizik ve entellektüel hakikate yani bâtına dair olan eşsiz ve derin bir bilgidir. Bireyin kültürel zenginliği ve derinliği yanında, zihinsel kapasitesi ve algısal keskinligi ile doğru orantılı olarak öznellik gösterir.

Saygılarımla

Dr.M.C.YAĞMURDUR
Fotoğraf: “Gecenin kalbinde sabaha dek yürüyen kızıl gül”

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.