h Dolar 8,8670 %1.19
h Euro 10,4799 %1.19
h BIST100 1.384,68 %-1.20
h Bitcoin 380397 %-2.64477
a İmsak Vakti 02:00
Ankara 15°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Prof.Dr. Mahmut Can Yağmurdur

Prof.Dr. Mahmut Can Yağmurdur

30 Ağustos 2021 Pazartesi

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI VE ANADOLU

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI VE ANADOLU
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Kimimizin kutlamak için hazırlandığı kimimizin de kutlamamak için kasıtlı olarak bahaneler üretmeye çalıştığı, kimimizin de neyi ne kadar idrâk ettiğini bilmeksizin kutlamaya çalıştığı 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın öncesinde kısa bir değerlendirme yapmak istedim. Araplar için Anadolu ve İstanbul hep hedef olmuştur. IV.yy da henüz İslamiyet ortada yok iken Arapların bir kısmı Bizans ordusunda, Tuna havzasında Dacia bölgesindeki Got saldırılarına karşı, bir kısmı da Sasanî ordusunda Bizans ordusuna karşı paralı asker olarak yer almışlardır.

İslam ise bir Arap idealizmi ve ideolojisi olarak ortaya çıktığı zaman Sasaniler Devleti ortadan kalkınca bu defa Anadoluyu yurt edinme amacını gütmüştür. İlk Arap kayzeri bu anlamda Muaviye bin Ebu Süfyan olup ilk Arap deniz gücü de onun zamanında kurulmuş olup sadece Anadolu değil Sicilya üzerinden de Avrupa tehdit edilir hale gelmiştir. Bugün gelinen noktada Arap idealleri ve ülküsünün, İslam adı altında doğudan batıya kapitalizmin kendi zaafları ve kültürel arızaları göz önüne alınırsa tam anlamıyla taarruz halindedir. Avrupa ve Batı medeniyetinin görmek istemediği ya da göremediği husus bu savaşçı kültürün yıkıcı etkilerinin derecesidir. Türkiye topraklarındaki bu Arap istilası özellikle Birleşik Krallık üzerinden yürür. Ancak Türkiye’nin bir ulus devlet olarak ortadan kalkmasının bedelini AB çok ağır ödeyecektir. Yaşlanan nüfus ve sönmüş pasyonerlik düzeyindeki AB’de sermayenin kontrolünün kaybı demek olacaktır. Anadoluda Türkiye Cumhuriyeti ve laiklik sadece, %30 konsolide ümmet ideolojisi mensubunun karşısında yurtseverlik ideali etrafında kendi ideolojik ve etnik saplantılarından dolayı bir türlü bir araya gelmeyen/gelemeyen %70 Türkiye Halkının değil, aynı zamanda AB ve Batı medeniyetinin de acı bir bedel ödemesine neden olacaktır.

İşte cumhuriyet döneminde özellikle 1950 li yıllardan itibaren hızlandırılan, 1960 sonrasında da sistematize edilerek Arap etkisinde yaratılan “Türk İslam sentezi+İslam” ideolojisinin asla sosyolojik olarak bir siyasal birim olamayacak “ümmet” ortak parantezinde ulus devlet ideallerinin yok edilmeye çalışılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin evrensel kültür entegrasyonu yolunda çok ciddi bir engel teşkil etmistir. Unutmamak gerekir ki din temelinde yaratılacak bir medeniyetler çatışması, bu nedenle ölü doğmuş bir çocuk ama korkunç bir zombi çocuktur.

Huntington, Beger, Fukuyama vb. tarafından gittikçe sistematize edilmeye çalışılan neokapitalizmin bu son enstrümanı, sadece kavramsal ve ideolojik açıdan değil, felsefî olarak da bir çok tenakuz ile dolu olmasına rağmen ısrarla kullanılmaktadır.

Bu yaklaşım, son 20 yılda, Irak’ta ve Afganistan örneğinde olduğu gibi tüm insanlar ve insanlığın acılar içerisinde kıvranmasındaki vesilelerden birisi olmak bir tarafa, yükselen Slav ve Germen milliyetçiliğine de neden olmaktadır. Bunun yanında, o inanılmaz bürokratik oligarşisi ve insan haklarını hiçe sayan acımasızlığı ile Çin’in yıkıcı ve işgalci etkilerine de yol açmaktadır. Bu nedenle kanaatim odur ki Türk Devrimi hala dünyaya evrensel anlamda din temelli olmayan laik vasfı ve etnosentrik olmayan etnik milliyetçiliğe olanak tanımayan karakteri ile evrensel bir proje olarak dünyaya özgürlük reçetesi bağlamında örnek teşkil etmeye devam etmektedir.

Öte yandan, en kat’i kanıtlar ile III.yy’dan beri Anadolu coğrafyası, Hazar havzası ve Horasan’dan Türk boyları ve onların yanındaki bir çok etnik unsurlar tarafından vatan olarak edinilmeye çalışılmıştır. Anadolu’ya bu büyük göç dalgaları, III.yy’dan itibaren gerçekleşmeye başlayan ve Hazar çevresindeki ortalama 1000 yıllık bir etnogenezin, özellikle X-XIII.YY’lar arasında gerçekleştirdiği, tek bir ırka ve dine atfedilmesi mümkün olmayan bir hareketin sonucudur.

Bu yüzden temelinde Alpaslan’ın, kendisine isyan eden kardeşi olan Erbasgan’ın Romenos Diogenes’e sığındığını öğrenince Suriye’den Anadolu’ya dönerek gerçekleştirmesi olduğu 1071 Malazgirt savaşı, İslam sonrası Türklerin kendi aralarındaki Dandanakan savaşı ve müteakip Ani kuşatmaları gibi sadece kesitsel bir realitedir. Büyük Taarruz ve Malazgirt savaşlarını mukayese etmek anakronizme dayalı korkunç bir kültürel hata ve Cumhuriyet Devrimlerini anlamamakta israr olup ümmetçi ideolojinin değirmenine su taşımaktır. Oysa Atatürk önderliğindeki Büyük Taarruz ise, yeni bir ulusal anlayışın ve özgürlük temelli bir medeniyet projesinin TESCİL ve BÜYÜK BİR YÜRÜYÜŞÜDÜR.

Bu anlayış ve idrâk ile, Zafer haftası kutlu olsun diyor ve Aziz Atatürk ve silah arkadaşlarını minnet ve şükranla anıyorum.

Saygılarımla

Dr.M.C.YAĞMURDUR

Devamını Oku

GÖÇLER VE ULUS İNŞASI-II

GÖÇLER VE ULUS İNŞASI-II
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçen yazımda sığınmacı ve mülteci kavramlarının hukuksal statüsü üzerinden değinmeye çalıştığım ve baştan beri zorlama bir isimle “Peştun” etnik kimliğinin bir devlet adına dönüştürülmek suretiyleAfganistan denilerek kurdurtulan bir ucube devletin dünya üzerinde nasıl bir krizin kaynağı olduğuna değinmeye çalışmıştım.

Son 20 yıldır ulus inşasıiddiasıyla ABD ve müttefiklerinin kasıtlı veya değil yarattıkları kavram kargaşasıyla oluşturdukları kaosa dikkat çekerek bunun Anadolu coğrafyası üzerindeki olası etkilerine de kısaca değinmek gereğini duymaktayım. Zira konuyla ilgili olarak ortaya atılan çok sayıda komplo teorisi ve “kasıtlı göçmen krizi yaratma” stratejisi iddiaları da uluslararası barışı tehdit etmekte, ulusal ve uluslararası toplumda düşmanlıkları körüklemekte, bilimsel ve tarihsel gerçeklerden uzak kimi değerlendirilmelerle içte ve dışta siyasi kör döğüşe de neden olmaktadır. Bu kör döğüşün ise, zaten ciddi sıkıntılar içinde olan ülkemiz coğrafyasında  kimseye bir yarar sağlamayacağı, ileriye matuf bir strateji planına katkıda bulunmayacağı ise aşikardır.

Emperyal güçlerin jeostratejik hedeflerini gerçekleştirme yolundaki hataları insanlık tarihinde çözümü imkansızsorunlara yol açmıştır

Son 20 yılda ABD ve müttefiklerinin yaptığı kavramsal ve stratejik değerlendirme  hataları bugün tüm dünyada ciddi bir göçmen krizini tetiklemiş uluslararası toplumda onulmaz yaralar açılmasına neden olmuştur. Bu gibi hatalı kavramsallaştırma ve zorlama coğrafi tanımlamalar ne ilk ne de son olmuştur. Ancak üzülerek belirtmek gerekir ki göç nedeni olarak kabul edilebilir.  Buradan anlaşılacağı üzere maalesef, geçmişte de dünya üzerinde başat güç olan emperyalsistemler benzer hatalar yapmışlardır. Örneğin, bugün batı uygarlığının ve hatta doğu uygarlığının gelişim sürecinde  derin izler bırakan Roma İmparatorluğu’nun “Filistin” kavramındaki coğrafik terminolojik isimlendirme hatayüzlerce yıl sonra Britanya İmparatorluğu tarafından da tekrarlanarak bambaşka ancak rasyonal gerçeklere dayanmayan sınırlar çizilerek tekrar kullanılmak suretiyle Ortadoğu’da bugün de derin etkilerini yaşadığımız karmaşık bir çok sorunun kaynağı olmuştur. Bölgede Yahudi diasporatarihinin temelinde bunu aramak daha doğru olur kanaatindeyim.  Gerçekten de Filistin coğrafi ismi Roma Osmanlı ve Britanya imparatorluklarının tanımladığı farklı alanları içermesine rağmen, zorlama bir yorumla, Birleşik Krallık ve Fransa arasındaki Ortadoğu menfaat mücadelesinde, Osmanlı Devleti’nin zayıflığından yararlanan İngiliz güdümlü sözde Osmanlı Valileri Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa tarafından oraya Arabistan’ın ve Mısır’ın bir çok yerinden bazen asker bazen de ucuz işgücü olarak zorla yerleştirilen Araplara ait bir ülke gibi addedilmesine yol açmıştır., Ortadoğu’da İsrail ve Arap ülkeleri arasında, zaman zaman İran’ın da fanatik bir şekilde müdahil olduğu, Türkiye’nin de konuyu tam kavramadan yeknesak bakışlı İhvan İdeolojisi kökenli salt ideolojik heyecanla geliştirdiği söylemlerden anlaşılacağı üzere sorun bir çok insanın ölümüne neden olabilmektedir.  

Afganistan ismi de buna benzer olarak üç önemli İngiliz savaşı sonrası, belli ki kasıtlı olarak sadece Peştun etnik yapısının tamamen egemen olduğu bir coğrafya gibi algılanmaktadır. Buradaki Birleşik Krallık dayatmasını yadsımak mümkün değildir. Ancak çok ilginç bir şekilde bugün bu göçmen sorunu karşısında Birleşik Krallık hükümeti bir “mezar sessizliği” içindedir. Geçen yazımızda buna kısaca değinmiştik. Önümüzdeki günlerde İngiltere2nin başkanlığında gerçekleştirilecek olan G7 zirvesinden de Türkiye açısından yararlı bir sonuç beklemek de ham hayaldir.

Zamanında, Osmanlı İmparatorluğu da Orta Avrupa’da benzer bir uygulama yapmıştır. Gerçekten de Avusturya Habsburghanedanı yönetimi altındaki Kutsal Roma Germen Devleti’nin içindeki Macar unsura karşı benzer bir yaklaşım sergilemiştir. Habsburg Hanedanı 1438 de Kutsal Roma Germen tacını ele geçirmesi sonrası, Macarlar Germen Ottonian hanedandan Marseburg savaşından sonra ayrılmışlar ve  XV.YY’danitibaren de Habsburg hanedanı ile Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun bir parçası olmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu da Süleyman I zamanından itibaren Macaristan’ı iki bölüm halinde ele almış. Kuzey sadece gevşek bir yapılanmayla vergiye bağlanırken, güney bölgesindeki Macar kralını 169 yıl boyunca bizzat taç giydirerek bölgeyi Buda ve Peşte olarak ayrı ayrı telakki etmiş Avusturya Macaristan İmparatorluğu ile ilişkilerinde Macar ülkesini tampon bölge oluşturacak şekilde düzenleme gereği duymuştur. Elbette bu durum daha sonraki II.Viyanakuşatmasında başka bir çok faktörün de etkisiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun aleyhine gelişen olaylara zemin hazırlamıştır. Böylece başlayan Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan çekilme süreci, bu yıl 100.yılını kutladığımız Sakarya Meydan Muharebesinde Gazi Mustafa Kemal Paşa kumandasındaki ulusal kuvvetler tarafından ancak durdurulabilmiştir.  

Ancak bugün kıta Avrupası hala o zaman yapılan  vedoğruluğu tartışılan uygulamaların sancılı sonuçlarını, günümüzdeki mülteci sorununa karşı AB üyesi ülkeler arasında yaşanan sorunlarda izlenen politikalar ve kriz yönetimi anlayışı farklılıkları bağlamında  yaşamaya devam etmektedir. Elbette örnekleri çoğaltmak mümkünse de bu konuya örnek vermek amaçlı değindiğimiz için burada daha fazla tartışmanın anlamı olmadığı kanaatindeyim.   Şimdi tekrar Afganistan konusuna ve ABD’nin sağlam bir aksiyolojiiçermediğini düşündüğüm kavramsal ve stratejik hatalarına dönerek kısa bir değerlendirme yapmak durumundayız.

Ulus inşa etmek iddiası  

ABD son yüz yirmi yıl içerisinde yaklaşık 200 kadar “ulus inşaası” isimlendirmesi altında projelere kalkışmıştır. Genel anlamda değerlendirildiğinde bu projeleri “yeniden yapılanma/reconstruction” ve “geliştirme/developing” olmak üzere iki ana başlıkta incelemek mümkündür. Bu projelerin başarılı sayılabilecek belli başlılarına örnek olarak Japonya ve Batı Almanya verilebilir. Vietnam’daki başarısız girişimi ve Haiti ile Colombia müdahalelerindeki sınırlı etkinlikleri bir yana bırakılacak olursa, SSCB’nin dağılması sonrasında uygulamaya koyduğu Afganistan ve Irak ulus inşaası süreçleri ise zaten çatışmayı ve ötekileştirmeyi yaşam biçimi edinmiş cihat kültürü temelinde yaşayan bölge insanına barış değil felaket üstüne felaket getirmiş, bölge içinde önemli göç hareketlerine zemin hazırlamış ve başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinde siyasal-ekonomik istikrarsızlığa, etnik ve mezhepsel çatışmaların körüklenmesine, evrensel değerlerden uzak bağnazlık ve taassub dolu yaşam biçimine nedenolmuştur. Bu sorunun temelinde Reagan – Teatcher ikilisinin 1980’lerde uygulamaya koyduğu doktrinlerin 1992 de Bosna krizi ile başarısızlığa uğradığı gerçeğini görmezden gelmek mümkün değildir. 1992’de Bosna Savaşı ile başlayan ve utanç abidesi olarak Avrupa tarihindeki yerini alan Srebrenitsakatliamına kadar giden olaylar zinciri Slav milliyetçiliğinin doğal bir sonucu olan Putin liderliğindeki Rus otokrasisiyanında, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesiyle hızlayükselen Merckel liderliğindeki Alman milliyetçiliğini de tetiklemiştir. Bu durum da dünyada zaten ötekileştirmeye dayalı cemaat ilkeli siyasal karakterli bir din olan İslam ekseninde teokratik siyasetin yükselmesi için uygun vasat teşkil etmiştir.   Ortaya çıkan tablo, kanlı çatışmalar ile dolu, su başta olmak üzere, besin ve her türlü yeraltı/yer üstü kaynakların adil paylaşılmadığı bir dünyaya gidiş olmuştur. Böylece, Anglo Sakson dünyanın dizginleyemediği bencilliği yanında yaşlanan nüfusunun getirdiği istihsal azlığı tehlikesiyle ilgili geleceğe dair endişeleri nedeniyle uygulamaya koydukları göçmen politikaları, geri kalmış ülkelerden batıya doğru göç dalgasının temelinde yatan ana sebep olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı sonrası eski bir ulus inşaası projesi olan Japonya ise Batı Almanya ile benzerlik gösterse de Batı ve Doğu birleşmesi pek de öngörülemeyen hatta kontrolü zor olan AB içerisinde başat rolü yadsınamayan güçlü bir Alman idealinin yolunu açmıştır. Japonya ise kendi geleneksel yapısından dolayı ABD için biraz daha kontrol edilebilir gibi gözükse de son zamanlarda Çin ile Asya Pasifik ekseninde mücadele etmek için özellikle silahlı kuvvetlerinin güçlendirilmesi konusunda ABD ile farklı görüşlere sahiptir.

Şimdi ikisi başarılı sayılabilecek birisi başarısız olan bu üç örnekten Bosna ile Irak arasında ve Afganistan konusunda bazı kavramsal ve stratejik hatalara bakmakta yarar vardır. ABD’nin ortaya attığı ulus inşaası kavramından kast ettiği “devlet kurmak” ise başarılı olsun olmasın bir dereceye kadar  belki kabul edilebilir. Ancak klasik anlamda çok komplekssüreçleri içeren “etnogenez/ulus oluşumu” ile ilgisi olabileceğini iddia etmek çok kibirli ve bilim dışı bir iddiadır. Gerçekten de etnogenez sürecinde göç hareketleri, iklim değişiklikleri, coğrafi ve kültürel etkileşimler vb. birçok etken yer alır. Bu etkenlerden biri veya bir kaçını kontrol etmek insan aklı ve gücü ile tam olarak mümkün değildir. Ziraunutmamak gerekir ki, her müdahale ön görülemeyen etkileşimler ve beklenmeyen neden-sonuç ilişkilerini içerebilir. ABD’nin Irak ve Afganistan konusunda farklı modelleri uyguladığına geçen yazımızda değinmiştik. Kanaatimce, ABD’nin “ulus inşaası” anlayışı bir etnogenezyani ulus yaratacak kadar güçlü bilimsel ve evrimsel süreçleri göz ardı eden orta ve uzun vadeli Amerkan çıkarlarını gözeten basit toplum mühendisliğine dayanan sadece “uydu devlet” yaratma girişiminden ibarettir. Bu anlamda köklü tarihsel geçmişi olan AB ile zaten farklılıklar zaman zaman ciddi anlaşmazlıklara da yol açmaktadır. ABD nin kendince ulus inşa sürecinde uyguladığı politikalarda özellikle yeniden yapılanma/regeneration süreci ve gelişme/devopingaşamalarında kendi kurumları arasındaki uyuşmazlıklar görüş farklılıkları kimi zaman da çıkar çatışmaları hem Irak hem de Afganistan örneklerinde çok ciddi başarısızlıklarının nedeni olmuştur. Bir defa ABD Dışişleri Bakanlığı koordinasyonu ve Pentagon arasındaki otorite çekişmesi ABD’nin en önemli başarısızlık nedenidir. Hatırlanacağı üzere Irak sürecinde Donald Rumsfeld’in başat rolüne benzer bir durum, Afganistan örneğinde söz konusu olmamış, bu ülkede çok uluslu NATO kuvvetleri (ISAF) ve yerel STK’lar üzerinden kuzeydeki etnik yapıya dayalı bir devlet inşa süreci,  güneydeki Peştun aşiretlerinin yerel liderlerinin Hamid Karzai (Peştun kökenli) döneminde ve geçen Taliban baskını sonrası ülkeyi terkeden o zamanki maliye bakanı Eşref Gani döneminde kişisel maddi menfaat sağlama yarışına dönüşmüştür.  Elbette sonuçta kaybeden ülke halkı olmuştur. Yani bir bakıma Taliban denilen yasadışı fundemantalistİslamcı (XVIII.YY’da İngilizlerin fikir babası olduğu Sünni-Hanbeli-Vehhabi tarzı) terör örgütü aslında ta o zamanlardan kuzeydeki Özbek-Tacik-Hazara etnik gruplarından oluşan kuzey ittifakına karşı el altından desteklenmiş gibidir. Bugün gelinen noktada, Vehhabi eksenli radikal İslamcı terör örgütü tarafından ele geçirilmiş sadece Farsi Peştunlardan ibaretmişgibi varlığı tüm dünyaya dayatılan ve adı yanlış konulan, Ortaçağ’ın kadim Türk Kültür merkezlerinin yer aldığı coğrafyada yer alan bir devlet olmaktadır. Daha da tehlikeli ve şüpheli olan ise bu sözde devletin adına “Afganistan İslam Emirliği” denmesidir. Bu pek dikkat çekmeyen husus aslında Türkiye ile ilgili planların bir parçasıdır. İslam Devlet anlayışı,Emirliğin bir Melik tarafından yönetildiği üst otoriteyi  zorunlu kılar.  Bu “Melik”lik otoritesinin kimin olacağı ciddi bir sorunsal olup, sığınmacılara alelacele mülteci statüsü verilme gayretleri, yetkililer tarafından şeffaf olmayan tutarsız açıklamalar akla Türkiye ile ilgili hilafet planlarının gelmemesi mümkün değildir. Zira Şii İran yönetimi bu sayede güya  kontrol altına da alınacak ve bölünme yolunda İran İslam Cumhuriyeti’nin de temelleri sarsılmış olacaktır.

Burada üzerinde hassasiyetle durulması gereken ABD ve Müttefiklerinin ulus inşaasını üzerine kurduklarını zannettikleri aksiyomun mantığının ele alınır tarafı olmadığı bir yana bilimsel gerçeklerden de uzak olmasıdır. Zira Ulus-Devlet kavramının olmazsa olmazı  laik”liktir. Türk-İslam sentezi nasıl bir dayatma ise oluşturulmaya çalışılan Peştun-İslam sentezi de o kadar tehlikeli bir dayatmadır. Bu parçaların birleştirilmesinden yaratılmaya çalışılan İslami Hilafet Devleti de ümmete fikrine dayandırılmaya çalışılmaktadır ki ümmetbir siyasal birim olarak asla kabul edilemez. Burada tehlikeli olan İran İslam Cumhuriyeti’nin bu sayede batı ve doğudan kontrol edilmeye çalışılırken, Rusya-Almanya ve Çin ile kurmakta olduğu siyasal ekonomik ortaklıkların, göçleri daha da tetikleyerek Avrupa ve Balkanlarda hatta Asya içlerinde bugün Putin’in de şiddetle karşı çıktığı doğal etnogenezsürecini tetikleyebileceğidir. Bu konulara yazımızın III. Bölümünde değinmeyi düşünüyorum.

Saygılarımla

Dr.M.C.YAĞMURDUR     

Devamını Oku

GÖÇLER VE ULUS İNŞASI-I

GÖÇLER VE ULUS İNŞASI-I
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Soğuk savaş dönemini müteakiben özellikle 2000’li yıllardan sonra ABD nin “ulus inşası” projesinde öngörülen planın iki ayağı olan Afganistan ve Irak operasyonları kanaatimce ciddi iki önemli konsept farkı içermektedir.

Hatırlanacağı üzere 11 Eylül 2001 sonrası ilk müdahale El Kaide terörü bağlamında 2001 yılında ABD’nin bizzat kendi adamı olan Karzaî liderliğindeki Afganistan’a oldu. ABD başkanı o zaman sözde radikal İslam terörüne son vermek için bu saldırıları gerekçe gösterdi. Ancak bu müdahalede iki önemli hususa dikkat çekmek gerekir. İlki, Afgan yerel polis örgütünün kurgulanmasının Alman tekeline bırakılmasıdır. Diğeri ise burada klasik “yeniden yapılanma/reconstruction ve kalkındırma/developing” yöntemlerinin 1960 lardaki gibi değil 1990 ların şartlarına göre “renovo” edilmiş olmasıdır. Bunun sonucunda 11 Eylül 2001 ikiz kuleler saldırısından sonra Başkan Bush, Afganistan müdahalesinde “ABD burada kalıcı izler bırakmayacaktır” düşüncesini izhar etmiştir.

Konuya bu iki eksenden bakılacak olursa Taliban ile USA ilişkisi daha net ortaya çıkacaktır. Kaldı ki bu radikal İslamcı örgüt, Afganistan’da ABD destekli devlet başkanı Hamid Karzai döneminde, Francis Fukuyama’nın deyimiyle “ulus inşaası” bağlamında ABD müdahalesine meşru zemin oluşturan yine Peştun azınlığın çoğunluğu yönetmesi esasına dayalı ilginç bir yapılanmanın vazgeçilmez bir parçası haline getirilmiştir. Şimdi kıta altı Hindistan-Orta Asya ve Çin yollarının Fars platosuna bağlandığı gerek yeraltı zenginlikleri gerek uyuşturucu trafiğinin rant merkezi olan bu stratejik ülkenin Rusya için de önemi tartışılmazdır. 1978-1982 Babrack Karmal liderliğindeki komünist yönetimi ve SSCB işgalini hepimiz hatırlarız. Bugün, güneydoğu Asya bölgesi ve Asya Pasifik marketinde artan Çin baskısı kanaatimce ABD kadar, Putin’in otokratik yönetimindeki Rusya’nın da aleyhinedir. Bu nedenle Rusya Taliban’nın Kaabil dahil 26 önemli merkezi ele geçirmesi konusunda ABD ile nasıl bir konsensüs üzerinedir bunu iyi tahkik etmek gerekir.

Konuyla ilgilenenlerin hatırlayacağı üzere bölgedeki önemli tarihi aktörlerin birisi de Birleşik Krallık’tır. Azınlık Peştun (İndo-Germen Fars ırkı olup Darrani ve Gılzai olarak iki esas koldur) etnik azınlığı Sünni ve katı Hanbeli ilkelere dayalı, XIX yy Anglo Saxon tasarımlı fundementalist bir İslam anlayışına sahiptir. Bu anlamda İhvan ideolojisine son derece yakın olan Taliban, Rusya ile de koordine olabilecek bir güç durumundadır.

Basından dikkatle izlenirse Katar’ın başkenti Doha da tahliye merkezlerinden birisidir. Türkiye için Sayın Prof.Dr.Haluk Günuğur’un geçen yazısında ifade ettiği mülteci ve sığınmacı kavramlarının uluslararası hukuktaki tanımları bağlamında konu büyüteç altına alınmak ve bir strateji planı yapılmak zorunda olunduğu açıktır.

Şimdi görünen odur ki, Almanya liderliğindeki AB nin başını çektiği Şansölye Merckel tarafından dile getirilen hatta yardımı kesmek tehditlerini içeren söylemler tamamen mizansen gibi gözükmektedir. Bu nedenle, Ne ABD’nin ne Afgan devleti’nin ve ne de Hanbeli eksenli Vehhabiliğin dolayısıyla İhvan ideolojisin fikir babası olan Birleşik Krallık, bir zamanlar taşeron olarak kullandıkları Taliban’dan vazgeçmek durumunda olamazlar. Yeni konjonktürde Rusya’nın da Güneydoğu Pasifik marketi pastasından pay alma mücadelesinde, Taliban’i, Ortadoğuda özellikle ideolojik yakınlığı tartışmasız olan (ihvan ideolojisi) Türkiye göz önüne alındığında, iyi bir enstrüman olarak kullanma cihetine gideceği kesin gibi gözükmektedir. Şunu asla unutmamak gerekir ki olayların geçtiği bu adına zorlama olarak bir azınlık İndo Germen Peştun kavminden alan Afganistan ismi doğru bir isim de değildir.

Aslında bir Türk ülkesi olan Timurluların uzun süre yönettiği bu coğrafyanın Özbek ve Tacikleri yok sayan bir Peştun idaresinin Taliban Peştun ırkçılığına bırakılması kabul edilemez. Bilindiği üzere, Taliban’ın çoğu Peştun’dur. Şu an Kaabil’i terkeden, Taliban ile danışıklı döğüş içerisinde olduğu bir çok yerde vurgulanan mevcut “İslam Cumhuriyeti”nin guya meşru lideri Eşref Gani de bahsettiğim mizansenin bir parçasıdır.

Sonuç olarak “sığınmacı” olarak Anadolu’ya sokulan “mülteci” statüsü kazandırılmasına çalışılan bu demografik yoğunluğun orta vadede Anadolu coğrafyasında yaratacağı sorunların, ABD’nin özellikle John’s Hopkins University (Society of Advanced International Studies/SAIS, sponsored by Bernard Schwartz, CEO of Loral Company) konferanslarında ana hatları tartişilan yeni ulus inşası bağlamında irdelenmesi zorunludur. Bir sonraki yazımızda konuya tekrar devam edilecektir.

Saygılarımla

Dr.M.C.YAĞMURDUR

Devamını Oku

YENİ BAZI SİNSİ GAYRETLER…

YENİ BAZI SİNSİ GAYRETLER…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Son zamanlarda, siyasal İslam fikrinin iflas ettiği görüldüğünden, ülkemiz için bazı çevrelerce “Neo-Kemalist reformasyon süreci” denilen bir kavram ortaya atıldı. Bu zihinlerde bir kavram kargaşası yaratmaktadır.

Zira sonu “-izm” ile biten kavramlar ideolojik doktrinler olup “dictum” içerir. İdeolojik doktrinlerde “reformasyon” olmaz. Kemalizm tabiri ise, dış kaynaklı olup zaten Atatürk’ün tasvib edemeyeceği bir kavramdır. Kaldı ki gerek ideolojiler ve onlardan çok da farklı olmayan gerek kurumsal dinsel doktrinler, dogmatik yapıları gereği “reformasyona” uygun değildir. Reformasyon bağlamında, hep örnek verilen, XVI.yy’daki Luther hareketi bile kendi içerisinde düşünsel anlamda bir çok tenâkuz/çelişkiyle doludur. Onun burjuva sınıfına dayalı olarak başlattığı hareketi, kanaatimce olsa olsa çağın siyasal dinsel restorasyon sürecinin bir parçası olarak kabul edilebilir. Ayrıca humanist yönü de fevkalade sorgulanasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 100.yılına yaklaştığımız bu kritik günlerde neo-Kemalizm sesleri “ölü doğmuş” bir fetus/olgunlaşmamış bebek olgusunu çağrıştırmaktadır. Çünkü devrimler dayandıkları fikrî alt yapı bakımından devamlılık arzetmek zorundadır. Bu devamlılığı sağlayacak olan ise eğitimde özellikle temel alınması gereken “diyalektik ve hermenotik” yaklaşım yöntemleridir.

Bu açıdan bakıldığında “yeni” anlamına gelen “neo” zaten doktrinleştirilmemesi gereken özgün bir devrimin, devrimi başlatan kişinin adına yanlış olarak eklemlenmesiyle ortaya çıkan “Kemalizm” ile birlikte kullanılmasının, hiç de doğru olmadığı kanaatindeyim. Zira kemale doğru olgunlaşma yolunda kendini bilen ve halkına karşı sorumluluğuna müdrik bir lider olarak 29 Ekim 1933 yılındaki unutulmaz nutku onun diğer “-izm”” sahiplerinden ve dogmatik inançların mümessillerinden farklı olduğunu ispat eder gibidir;

“Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tamamen erişemediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.”

Saygılarımla

Dr.M.C.YAĞMURDUR

Devamını Oku

OLAYLARI OKUMAK

OLAYLARI OKUMAK
3

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanlık tarihi boyunca genellikle Doğudan Batı’ya göçler muhtelif siyasal, sosyo-kültürel nedenler yanında bu ikisiyle içi içe olabilen bazen de iklimsel değişikliklerin tetiklemesiyle süregelmiştir.

Günümüz olaylarını okurken tarihsel anlamda ne kadar geriye bakılır ve bilimsel objektif analiz yapılırsa geleceğe dair projeksiyon o denli genişler vizyon ise bir o kadar da derinleşir. Tüm bunları yaparken mevcut şartlar altında her türlü duygusallıktan uzak anakronizmin tuzağına düşmeden bir değerlendirme zorunlu olmaktadır. Örneğin Afganistan isminin altında yatan gerçeklik ve konudaki tarihsel süreç son derece önemlidir.

Batı-doğu doğrultusunda gerçekleşen ve tarihin en büyük kültürel etkileşimine neden olan Büyük İskender’in fütühatı sonrası yüzyıllar boyunca gelişen olaylar dünyayı bugün de şekillendirmeye devam etmektedir. XVIII.yy’da Hazar Denizi’nin doğusundan Güney Hindistan’a kadar uzanan Babür Şah Devleti’nin zayıflaması sonrası gelişen karışıklıklar emperyalizm tarafından kullanılmıştır. Bilindiği üzere Babür Şah Devleti Timurluların torunlarıdır.

Özellikle Orta Asya-İran Platosu-Hindistan alt kıtası üçgeninde son derece stratejik bir geçiş noktası olan bölge, geçmişte bir çok Türk Devleti tarafından egemenlik alanı olmuş, Emevi Saltanatı ile zirveye çıkan Arap İslam Yayılmacılığının, II.Siyasi Halife Ömer döneminden itibaren de ilgi odağında olmuştur. Ancak iki tane önemli bulduğum noktaya sadece işaret etmek ile yetineceğim. Bunlardan ilki, Büyük İskender sonrası Grek kültürünün bilhassa antik Yunan Felsefesi’nin bölgedeki etkisinin, monoteistik dinlerin özellikle Hristiyanlık ve İslamiyet sonrasında, kimi yeni inanç örüntüleri oluşturması (özellikle Yahudi ahlak ve tarih anlayışının katkısı yadsınamaz) ve özellikle Türk boylarının hareketliliğinin de etkisiyle Asya kültürü arasındaki senkretik yeni yapılanmalara yol açmasıdır. İkincisi ise Herat ve Belh gibi önemli şehirlerin eski Türk devletlerinin önemli kültür merkezi olmaları gerçeğidir. Örneğin Çağatay lehçesi ile yazdığı şiirleri Şah İsmail Safevi’ye ilham kaynağı olmuş büyük Türk şairi Ali Şir Nevaî Herat doğumludur, bir Özbek Türkü olduğu tartışılmaz olan Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin Belhî’dir. Hakikaten günümüzde öz kültürüne yabancılaşma o kadar fazladır ki gerek sosyal medyada gerek kimi akademisyen görünümlülerin “sözde bilimsel” yazılarıyla ilgili gerçekten ve gerçekçilikten uzak paylaşımlar yaparak bu konuda emperyalist yıkıcılığa nasıl hizmet ettiklerini üzülerek görmekteyiz. Maalesef Atatürk’ün ve cumhuriyetin irfanından uzaklaşma sadece fundementalist siyasal islamın mümessillerinde değil, kendisini cumhuriyetçi ve aydın olarak lanse eden kimi çevrelerde de “malumatfuruş” bir ukalâlık düzeyindedir.

Bugün Afganistan denilen ve nüfusunun sadece %40’ının Peştun olduğu bu emperyalist süreçlerin dayatması ile yaratılan suni devletin içerisinde Taliban ile mevcut İslami Başkanlık sistemi ile simbiyotik ilişkileridir. Unutmamak gerekir ki Fars kökenli İndo-Germen Sünni bir kavim olan Peştunların desteklediği kibirli ve “zealot” tarzı din eksenli politikanın (Taliban bunun en somut halidir) İran Şii Molla rejimi ile olan simbiyozu da ön akdeniz ve ortadoğu açısından da son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilecektir.

Türkiye Cumhuriyeti, kimi kısa süreli kazanımları için mülteciler konusunda çok ciddi adımlar atmalıdır. Bunun için halkı bilgilendiren eğitim ve sağlık eksenli politikalar ile başta ABD ve Almanya olmak üzere tüm müttefikleri ile İsrail-Hamas-İran üçgenindeki rahatsızlıkları da göz önüne alarak hareket etmelidir.

Bunu gerçekleştirirken, Anadolu insanının köleliğine yol açmadan dünya kültürü ve siyaseti ile eşgüdümlü ve Anadoludaki Türkiye Halkı’nın ulusal iradesine dayalı bir eylem planı ortaya konmalıdır. Bu bir görev değil zorunluluktur. Bir an evvel de gerçekleştirilmelidir, zira kısır siyasi emellere kurban edilecek vakit hiç yoktur.

Saygılarımla

Dr.M.C.YAĞMURDUR

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.