h Dolar 18,6452 % 0.01
h Euro 19,6449 % 0.01
h Altın (Gr) 1.076,83 %-0,31
h BIST100 4.962,97 %-1,65
h Bitcoin 317599 %0.34225
Ankara
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Prof. Dr. Haydar Çakmak

Prof. Dr. Haydar Çakmak

27 Eylül 2022 Salı

O sadece bir sanatçı değildi, bir filozoftu : Neşet Ertaş

O sadece bir sanatçı değildi, bir filozoftu : Neşet Ertaş
0

BEĞENDİM

ABONE OL

25 Eylül 2022 Neşet Ertaş’ın onuncu ölüm yıldönümüydü. 1938 de Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinin Kırtıllar köyünde dünya ’ya gelmiş ve 2012 de İzmir de vefat etmiştir. Kırtıllar köyü bizim köye (Boğazevci) yaklaşık 26 km’dir, dolaysıyla aynı kültür ikliminden beslendik ve büyüdük. Neşet Ertaş sadece yöresel bir sanatçı değildi. Eserleri, felsefesi, yaşam tarzı ve kişiliği bütün ülkeye hitap etti. Eserleri bütün bölgelerde sevilmese de saygı duyuldu. Ertaş’ın müzik tarzı İslamiyet öncesi Türk müziğinin devam eden çok güzel ve önemli örneklerinden birisidir. Eserleri İslam, Arap ve Fars kültüründen etkilenmemiştir. Kullandığı dil tamamen Anadolu Türklerinin gündelik kullandığı dildir. Eserleri entelektüel kaygı taşımadan bozulmamış yerel sözcükler, deyişler ve otantik yaşamın doğal duygu ve olaylarından esinlenerek yazılmıştır. Yalan Dünya, Yazımı Kışa Çevirdin, Dane danebenleri var yüzünde, Hata benim günah benim, Bağa gel Bostana gel ve aynı tarzda diğerleri. Bu eserlerde kullanılan Türkçe okuma yazma bilmeyen de dahil olmak üzere bütün bölgelerde ve her eğitim düzeyinde insanlar tarafından rahatça anlaşılır sadeliktedir. Yunus Emre (1238-1328), Karacaoğlan (1606-1689) ve diğer bütün benzer Halk ozanları halkın günlük diliyle eserlerini yapmışlar ve asırlardır Türk halkıanlamış ve sevmiştir. Süslü şaşalı Saray diliyle eserler vermiş sanatçılar (Mevlana, Fuzuli) halk tarafından anlaşılmadığı için halk üzerinde etkili olamamıştır. Halk tarzı ve dilinde eserler veren çağımızın “Halk Ozanları” hep sevilmiş ve gündemde kalmıştır. Aşık Veysel, Aşık Mahsuni Şerif, Çobanoğlu, Şemsi Yastıman ve onlarca diğerleri.

Neşet Ertaş, Abdal geleneğinden gelen Arap ve Fars kültüründen daha az etkilenen Bektaşi din kültürü anlayışına mensuptur. Selçuklu Türk İmparatorluğu döneminde Farsça ve Fars kültürü hayranlığı olmuştur. Özellikle Selçuklu sarayında ve aydın kesiminde Farsça konuşulurdu. Osmanlı Türk İmparatorluğu döneminde Arapça ve Arap kültürü hayranlığı vardı ve Osmanlı sarayların da Arapça-Farsça kırması Osmanlıca konuşulurdu. Türk halkı gerek Selçuklu gerekse Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkçe konuşurdu.Abdallar Türk kökenlidir. Orta Asya’dan Horasan’a oradan da Anadolu’ya gelmiştir. İslamiyet öncesi Türklerde, Törenler de, Toylar da eğlence müziği ve Ordu da kahramanlık ve savaş müziği yapan Şamanlar, Baksı, Abdallar ve Kamlar vardı. Askeri müzik bütün uluslarda olduğu gibi Türklerde de vardıve çok önemliydi. Bugün çoğunluğu eski Türk dini Şaman olan Yakut Türkleri dilinde müzik yapan anlamında Abidılsözcüğü halen kullanılmaktadır. İslamiyet öncesi Tuğ adıyla bilinen müzik yapıcılara bugün Mehter denmektedir. İslamiyet öncesi kullanılan Tef müzik aleti Balık derisinden yapılan önemli bir enstrümandı. Davul, Kopuz ve çift dilli Zurna veya bugünde kullanılan düdük türlerinin varlığı bilinmekte ve bugün de hala yaşamaktadır. Neşet Ertaş’ın yaptığı müzik türü olan Bozlak ve Barak havası İslamiyet öncesi Türk müzik tarzının önemli bir örneğidir.

Dede Korkut, Derviş, Dede, Abdal ve Baba adlarıyla sufimüziği yapılırdı. Alevi-Bektaşi geleneğinden gelen sanatçılar Arap-Fars dili ve kültüründen çok az etkilenmişler ve geleneksel Türk müziğinin yaşamasını sağlamışlardır. Pir sultan Abdal ve Kaygusuz Abdal gibi isimler Abdal Türklerinin önceki nesillerinden önemli örneklerdir. Neşet Ertaş’ın yaptığı sanat tarzı basit bir müzik tarzından öte kadim bir Türk müzik geleneğinin devamıdır. Neşet Ertaş Anadolu Türklerinin özellikle de Orta Anadolu Türklerinin adeta tercümanı ve gönül elçisidir. Çok güzel kültürel temsil, heyecanlarını ve duygularını en yüksek seviyede ifade etmiştir. Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş, Akrabası olan Hacı Taşan, Seyit Çevik ve Yeni nesil aynı kaynaktan beslenen Abdal-Alevi-Bektaşi sanat temsilcileri geçmişte Fars ve günümüzde Arapçılık baskısına karşı Türk kültür direncinin mihenk taşlarıdır.

Neşet Ertaş, kendisini “Garip” olarak tanımlardı. Kimsesi olmayan, gurbette olan, yabancı olarak tanıtmayı severdi.  Mütevazi ve kalender bir adamdı. Hayranlarına “Ayağınızın turabı (Tozu) gonullerinizin hızmatçısıyım” derdi. Bu tür söylemler sanatçılarda çok rastlanan bir durum değildir. Türküleri Bozlak türünde olduğu için hep bir dert, yoksulluk, sızı, çığlık, çile ve ayrılık gibi hüzünlü duygularla doludur. Anadolu insanı yetiştiği yoksul, ezik ve itilmiş halinden dolayı kendini açık ve istediği şekilde ifade edemez, utanır ve ar eder. Neşet Ertaş ta aynı kültürden geldiği için onların tercümanı olmuştur. İsyan ederken, ağlarken, gülerken ve sevinirken duygularını, feryadını açığa vuramaz. Seni seviyorum yerine kurban olurum sana veya beni eller gibi görme veya seni elden sakınırım kıskanırım gibi, dolaylı ifadeler kullanır. Neşet Ertaş’ın Türkülerinde hatta oyun havaların da bile hep bir hüzün vardır. Bozlakları bazen bir ağıt gibidir. Türkülerinin kaynağı bağrı yanık, yoksul, terk edilmiş, çaresiz, ezik Anadolu insanı, onların yaşantıları, onların kullandığı dil, çığlıkları, kara yağız delikanlılar, kara gözlü belikli, çiçekli fistanlı Türkmen kızları, dağlar, ovalar, yel, otlar ve ağaçlardır. Temel kaynağı Anadolu’da neyi görmüş, neyi yaşamış ve neyi işitmişse odur. Onun Türkülerinde bilinmeyen yoktur. O hep bizi anlattı ama biz onu gerektiği gibi anlamadık. O hep kendisini ikinci sınıf olarak gördü ve bunu da ifade ederdi. Kıymeti bilinmedi. O sadece bir sanatçı değildi, bir filozoftu. O Dede Korkutun, Yunus Emre’nin ve daha nice erenlerin 21. Yüzyılda ki temsilcisiydi. Türk kültürüne yaptığın istisnai katkının farkındayız değerli usta. Ruhun Şad olsun büyük insan, Türk ulusu seni hep sevecek ve minnetle anacaktır. Neşet Ertaş gönüllerinin sultanı olarak kalacaktır.
                                                                                                          Prof. Dr. Haydar Çakmak

Devamını Oku

Milliyetçilik üzerine…

Milliyetçilik üzerine…
2

BEĞENDİM

ABONE OL

MİLLİYETÇİLER NEYE KIZAR?

Prof. Dr. Haydar Çakmak

Ülkemiz iyi yönetilmiyor, halkımız ve ülkemiz, tarihinde görmediği kadar ciddi sorunlar yaşıyor. İşin en kötü tarafı halkımızın ve ülkemizin yaşadığı bu sorunların tamamına yakınının bizzat ülkeyi yönetenler tarafından çıkarılmasıdır. Bir kural vardır, sorunu çıkartanlar veya sorunun bir parçası olanlar sorunu çözemezler veya çözmezler, çünkü kasıtlı olarak çıkarttıkları sorunlardan nemalanıyorlar. AKP ve ülkeyi yönetenler zaman içinde gösterdi ki yerel ama milli değiller. AKP iktidarı ve AKP felsefesi planlı bir şekilde, ülke de, Türk’e dair ne varsa dokundu, yıprattı veya ortadan kaldırdı. Peki, Türk’e dair ne varsa korumakla görevli olan ve bunun için oy alan siyasi partiler, siyasetçiler, Türklük hassasiyeti olan ve bu amaçla kurulan kurum ve kuruluşlar niçin seslerini çıkarmıyorlar?
Cumhuriyet tarihinde ilk defa, AKP iktidarın da görülen, Türk halkının vergileriyle maaşını alan devlet memurlarının istiklal marşı çalınırken ayağa kalkmadıklarına şahit olduk, okullar da andımızın okunması yasaklandı, ülkemizin kurucusu Atatürk’e saygısızlık yapılıyor ve resmi evraklardan T.C. ibaresi kaldırıldı. Milliyetçi maskesi takan politikacılardan, partilerden ve kurumlardan bir ses geldi mi? Biz duymadık. İktidarın önemli isimlerinden birisi, AKP sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk, diğer birisi de Türk diye bir ırk yoktur karışıktır. Diyenlere karşı ses geldi mi? Biz duymadık.
Son yirmi yıldır, ülkemizde yanlış politikalar ve uygulamalar nedeniyle göller ve ırmaklar kurudu. Bir milliyetçi partiden veya politikacılardan ses çıktı mı? Biz duymadık. Bütün medeniyetlerde devleti kuran ve yaşatan milliyetçi felsefedir. Milliyetçiler ülke de bulunan canlı veya canlı olmayan her şeyi koruyup kollaması gerekir. Ülkenin toprağını, dağını, taşını, ağaçlarını, hayvanlarını koruması ve sahip çıkması gerekir. Türkiye, burada yaşayan bütün canlıların vatanıdır. Ağaçların, otların, bütün hayvanların ve insanların vatanıdır. Ülkemizde son yirmi yıldır, fabrikalar satıldı, limanlar satıldı, silah fabrikaları satıldı. Ülke toprakları yabancılara satılıyor, devlet bizzat kendisi doğayı tahrip ediyor, cemaatler, tarikatlar, zaviyeler, tekkeler gibi çağ dışı oluşumlar Türk devletini ve milletini tehdit edecek güce kavuştu, çocuk evlilikler yapılıyor, kadın cinayetleri kabul edilemez durumda, insanlar hayvanlara işkence yapıyor, köpeklerin kulakları kesiliyor, kedi yavruları ölüme terk ediliyor, atlar kesiliyor. Peki, siz hiç milliyetçi bir partinin veya yetkili milliyetçi bir politikacının bu rezil işlere karşı sesini duydunuz mu? Biz duymadık. Şimdi şu soruyu sormak gerekir, Milliyetçiler neye kızar veya ülke de daha neler olması gerekir ki AKP zihniyetine yeter artık der?
Bu ülke de yaşayan, sağcı, solcu, dindar, dindar olmayan bütün yurtseverler artık ülke sorunlarıyla ilgilenmeli, ülkemizde yaşanılan haksızlık, hukuksuzluk, hırsızlık, talan, yolsuzluk, insanlık dışı davranışlar, milli olmayan politikalar ve olaylara karşı ortak tavır almak zorundadır. Türk halkının büyük bir kesimi, ülkede ne olup bittiğinin farkında ve idrakinde değildir. Bizim başka bir ülkemiz yok ve artık milliyim ve dindarım diyenler sorgulanmalı ve kim oldukları bilinmelidir. Her Müslümanım diyen Müslüman, her Türkçe konuşan Türk değildir. Zira Türk milletinin güvendiği dağlara kar yağdı, ülke de oynan oyun artık fark edilmelidir.

MİLLİYETÇİLER MAĞDUR VE UMUTSUZ

Ülkemizde ki milliyetçilik ve milliyetçiler üzerine çok makale yazdık. Çok sayıda yazarda bu konuyu işledi. Önemli ve hassas konularda, Osmanlı da çok kullanılan bir tabir vardır. Et tekraru Ahsen, velev kane yüz seksen. (Yüz seksen kere de olsa tekrar güzeldir). Türk milliyetçiliği, Alman Nazi ve İtalyan Faşizmi gibi saldırgan ve emperyalist değildir. Türk milliyetçiliği, Türkleri koruma, kollama, kalkındırma ve yüceltme anlayışıdır. İçe dönük ve barışçıldır. Türkiye de bazı kesimler kasıtlı bir şekilde milliyetçiliği kirletmek için Alman ve İtalyan milliyetçiliğiyle tarif eder. Türk milliyetçiliği batıda sık kullanılan “Patriotizm” yani Yurtseverlik anlamındadır. Millet ve devlet inşasını, bütün medeniyetlerde ve coğrafyalarda milliyetçi felsefe yapmıştır. Milletleri inkâr eden beynelmilelci ümmetçiler ve proleter sınıfsal ideolojiye sahip enternasyonalci sosyalistler devlet kuramazlar, ancak milliyetçiler tarafından kurulan devletlerde ideolojik darbelerle ülke yönetimini ele geçirir ve ülke kaynaklarını sömürürler.
Milliyetçilik başta Avrupa olmak üzere bütün dünya da yükselen bir değer haline gelmiştir. Ama her ne hikmetse, Türkiye de, milliyetçiler, yoksul, eğitimsiz ve çaresiz durumdadır. Toplumun en geri kalmışı ve eğitimsizi milliyetçilerdir. Türkiye de, sağcısı, solcusu ve İslamcısı sürekli iktidarda oldu ama milliyetçiler bir türlü iktidar yüzü görmedi. Bu durumun nedenlerini iyi anlamak ve üzerine gitmek gerekir. Türk halkının yüzde atmış beşi milliyetçi, yüzde yetmiş sekizi milliyetçi-muhafazakâr olduğunu söylüyor. Öyleyse kendilerini milliyetçi olarak tarif eden partiler niçin bu oyun yarısını bile alamıyor. Burada sorun halkta değil, milliyetçi maskesi takan, gerçek milliyetçileri partilerde barındırmayan, milliyetçiliğin ekmeğini yiyen ve milliyetçileri iktidardan uzak tutmakla görevli güruhtan kaynaklanmaktadır. Daha önce de yazdık, milliyetçi partileri yönetenlerin kodları çözülmediği, iç ve dış bağlantıları bulunmadığı müddetçe milliyetçiler iktidar olamazlar.
1980 askeri darbesi milliyetçileri hapsetti ve işkence yaptı ama bunun hesabı sorulmadı, bu yetmiyormuş gibi hapisten çıkan milliyetçilere ikinci bir ceza olarak, milliyetçi partiler sahip çıkmayarak orta da bırakıldı. Ellerinden tutulmadı, orta da kaldılar ve perişan oldular, ancak aile veya kişisel dostluklarla hayata tutunmaya çalıştılar. Milliyetçilik lafla olmaz. Milliyetçiliğin ve milliyetçilerin iktidar olabilmesi için gerçek bir milliyetçi partiye ihtiyaç vardır. Köhneleşmiş partiler, beceriksiz, niteliksiz, bencil ve bağnaz insanlar milliyetçiliği ve milliyetçileri temsil edemezler, etmemelidir. Yeni, çağdaş, modern, milliyetçi ve Atatürkçü bir partiye ihtiyaç vardır.

MİLLİYETÇİLİĞİN VE MİLLİYETÇİLERİN DRAMI

Bütün medeniyetler de, devletleri kuran ve yaşatan irade milliyetçi felsefe ve milliyetçilerdir. İnsanlar sağcı, solcu veya dindar olabilirler ama yurtseverseler gayet tabii ki, bunlar da milli kesim içindedirler. Milliyetçilik modern “Ulus Devlet” modelini yaratan ve inşa eden ideolojidir. Milliyetçilik modernleşmenin ve entelektüel bir birikimin ürünüdür. Köy, kasaba veya eğitimsiz sınıfların uğraş alanı değildir. Devletler Milliyetçileri değil Milliyetçiler devletleri yaratmıştır. Milliyetçilik veya Ulusçuluk 19.Yüzyıldan itibaren bütün milletleri etkilemiştir. Evrende veya insanlık tarihin de milli olmayan sol ve sağ ideoloji veya dindarların devlet kurdukları görülmemiştir. Bunlar yurtseverler tarafından kurulmuş ülke ve devletlerde darbe veya devrim gibi yöntemlerle iktidarı ele geçirmiştir. Demokratik ülkelerde ise çoğunlukla popüler (bayağı, düşük seviyeli, halk dalkavukluğu vb.) politikalarla halkın eğitimsiz ve ihtiyaç içinde olan yoksul kesimlerin oylarıyla iktidar olmaktadır. Türk milliyetçileri devlet kurma ve yaşatma becerilerini iktidar olmak için kullanamamıştır. Bütün dünya da ve özellikle de demokrat ülkelerden oluşan Avrupa kıtasın da milliyetçilik yükselirken ve yurtseverler iktidara gelirken Türkiye de geri gitmelerinin nedenleri ve sonuçlarını acilen irdelemek gerekir. Hem ülke çıkarları hem de milliyetçiler açısından.
Ülkemizde maalesef son yıllarda artarak devam eden bir yönetişim ve devlet zafiyeti vardır. Kurumlar zayıflatılıp etkisiz hale getirilmiştir. Ordu, yargı ve üniversiteler bunlardan ilk akla gelenlerdir. Aslında bu sorunun niçin ve nasıl olduğu küçük bir göz atmayla bile görülebilir. Devletin sinir uçlarına ve hassas noktalarına yerleştirilen/atanan, Türk milletine dost olmayan kişiler vasıtasıyla emperyalist amaçlarına ulaştıkları bilinmektedir. Cemaatler, Zaviye ve Tekke gibi çağ dışı yapılanmalar hepimizin malumudur. Bürokraside ve siyasette, bu durumu yapabilmek ve aynı zaman da devleti kendi çıkarlarına alet etmek için stratejik ve önemli bakanlıklara kendilerine yakın isimleri getirmeyi de hep başarmışlardır. Stratejik bakanlıkların (Dışişleri, Savunma, Tarım, Milli Eğitim, Teknoloji ve İç İşleri Bakanlıkları) son elli yılda kimler tarafından yönetildiğine ve neler yapıldığına bakarak ülkemizin kasıtlı olarak geri bırakılmanın nasıl yapıldığını anlamak mümkündür. Silahlı Kuvvetler, Tarım, Yargı, teknolojik araştırmalar, Üniversiteler gibi önemli kurum ve alanların nasıl yönetildiği ve ne amaçla kullanıldıklarını incelemek gerekir. Milliyetçilerin bu çok tehlikeli durumlarla ilgili neler yapıp yapmadıkları hepimizin malumudur.
Türk milliyetçileri iktidar olamayacağını düşündüğü ve bildiği için hep teorik kalmıştır. Ülke sorunları için fikir üretiyor ama nasıl uygulanacağını veya hangi yol ve araçlar kullanılacağı üzerinde bir araştırması, sonuç planlaması veya bir çalışması yoktur, zira iktidar umudu yoktur, bu da büyük bir zafiyettir. Oysaki halkın yaklaşık %80’ni kendisini milliyetçi ve muhafazakar olarak tarif etmektedir. Bu kadar büyük bir potansiyel içinde olan milliyetçilerin iktidar olamaması tamamen yanlış insanların kasıtlı olarak milliyetçi kuruluş ve partileri işgal etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu kasıt çok nettir. Bugünkü milliyetçi parti ve örgütlerin, bunca başarısızlık ve hataya rağmen yıkılmamasının veya çökmemesinin gerçek nedeni, içten ve dıştan gelen destektir. Zira milliyetçi kisvesi takmış kişilerce yönetilen kuruluş ve partiler yıkılırsa yerine gerçek milliyetçi parti ve örgütler kurulur korkusudur. Siyasi örgütlerin büyük bir çoğunluğun da, sağ yada sol felsefeye sahip önemli derece de, farklı renkler de ve dozlarda milliyetçi yapılar ve kişilerin varlığı ve etkileri bilinmektedir. Ancak aralarında bir bağ veya birlikte hareket etme zemini oluşturulamamıştır.
Türk Milliyetçiliğinin, İtalya da Musolini Faşizmi ve Almanya da Hitler Nazizmi ile bir ilişkisi yoktur. Türk milliyetçiliği Türk yurdunu ve Türkleri korumak ve yüceltmek için vardır ve bu yolda çalışır. Musolini ve Hitler gibi üstün ırk inancı ve emperyalist politikası ve amacı yoktur.
Mevcut siyasi parti ve örgütlerin Türk milliyetçiliğini ve milliyetçileri temsil etme potansiyeli, kabiliyeti ve gerekli donanıma sahip değildir. 21. Yüzyılın araç, gereç, donanım, bilgi, eğitim, kabiliyet ve hırsına sahip değildir. Var olan üç beş kabiliyetli ve donanımlı milliyetçinin taşıyamayacağı kadar ağır ve ciddi sorumluluk vardır. Bu partiler ve diğer milliyetçi ve Türkçü oluşumların tepeden tırnağa değişmesi ve yeni çağdaş, modern ve 21.Yüzyılın ihtiyaçlarına cevap verecek donanımlı yeni insanlara ihtiyaç vardır. Türk milliyetçiliğini temsil eden tarihi, örgüt ve partileri bir avuç çıkarcı yeteneksiz ve muhterislerin elinden kurtarılması gerekir. Ülkenin ve Türk gençlerinin geleceğini çağdaş, modern, Atatürk’ün ilkelerine bağlı, hukukun üstünlüğü, kalkınmış, itibarlı ve demokrat bir Türkiye için, sağ ve sol felsefeye sahip bütün yurt severlerin birlik olması gerekir. Türk milliyetçileri siyasette, bürokrasi de, sanatta, kültür de, akademik çalışmalarda, bilimde ve diğer bütün alanlar da daha iyi temsil edilmesi gerekir. Türk milliyetçiliği maalesef çağın ve Türkiye’nin, günümüz ihtiyaçlarını karşılayacak yetenekte ve donanım da değildir.
Yeni Osmanlıcıların amacı imparatorluğun ihtişamını yeniden inşa etmek değil, Türkiye’nin Türk olma karakterini yok etmektir. Osmanlıda olduğu gibi çok uluslu bir yapıya dönüştürmeyi amaçlamaktadır, bu çok ciddi bir tehlikedir.
Milliyetçilik gariban, ezik ve ülke zenginliğinden payına düşeni alamayan ama vatanı için canını vermeye hazır bir kitledir. Milliyetçilerin canın dan başka vereceği bir zenginliği veya başka becerisi de yoktur, zira ülke nimetlerinden yararlanamamıştır, ezici çoğunluğun doğru dürüst bir eğitimi yoktur, sanayici ve orta ve büyük ticaret şirketlerine nadiren sahiptir. Milliyetçiler küçük esnaf, küçük memur veya sıradan yurttaş pozisyonun da yer almaktadır. Türk milliyetçiliği ve milliyetçiler iktidar olamadığı için toplumun en geri kalmış ve en yoksul kesimini oluşturmaktadır. Bunun gerçek nedeni milliyetçilik maskesi takan ve milliyetçileri geri bırakmakla görevli ajanlardır. Bunlara ilave olarak gerçekten milliyetçi olup ama yeteneksiz ve kapasitesiz insanların milliyetçi kuruluşlara veya siyasi partilere hakim olmaları ve becerikli insanlara yer vermemeleridir.
Milliyetçilik sadece ülke sınırlarını korumak değildir. Arapların en alt kültürü olan ve eğitimli Araplar tarafından dahi benimsenmeyen Bedevi kültürünü din kisvesi altın da Türkiye’ye sokarak hem İslam’dan uzaklaşılmakta hem de Türk kültürünü ve medeniyetini Bedevileştirmektedir. Milliyetçi kuruluşların bu garabete sesi bile çıkmamaktadır. Milliyetçi olduğunu söyleyen bir takım insanlar, milliyetçiliği kullanarak, Türk milletini ve devletini değil kendini yüceltme ve kalkındırma çabasındadır. Milliyetçiliği kapasitesiz, çağın gerisinde kalmış, görgüsüz ve eğitimsiz insanların elinden kurtarmak gerekir. Milliyetçiler halkın istek ve ihtiyaçlarına cevap verecek siyasi yeterliliğe ve iktidara talip olması gerekir. Siyasi İslamcılar, din kisvesiyle Türkiye’nin Türk olma karakterine çok ciddi zararlar vermiştir. Türk halkının dine olan inancı ve saygısı suiistimal edilmektedir. Dindarların kötü bir şey yapmayacaklarına samimi inançları ülke ve millet çıkarlarına karşı kullanılmaktadır. Kötü amaçlarını dini kullanarak, Türklerin uyanmasını önleyerek ciddi tahribatlar yapıldığı Türk aydınlarının malumudur. Bu tehlikelere karşı milliyetçi fikir ve milliyetçilerin halkı uyandırmak gibi çok ciddi bir görevi vardır. Şer güçlerin, Türk devleti ve cumhuriyetin temel ilkeleriyle uyuşmayan tehlikeli ve örtülü ince davranışlarını yurt sever aydınların Türk halkının dikkatine sunması gerekir. Türk milliyetçileri gelecekte ülke de başarılı olmak ve başat rol almak istiyorsa kendi içinden sanayici, iş insanı, sanatçı, aydın ve milliyetçi bir burjuvaziyi yaratması gerekir. Bugün itibariyle, gördüğümüz, Milliyetçiliğin, çok acil sorunlardan birkaç tanesini sıralayarak uyarma görevimizi yaparak makalemizi bitirelim.
1-Milliyetçiler, ülke zenginliğinden payına düşeni alamamış ve yoksul kalmışlardır. 2- Milliyetçiler imkânsızlıkları nedeniyle iyi eğitim alamamakta ve ülkenin bürokratik yönetiminde söz sahibi olamamıştır. 3- Siyasi ve sosyal hayatta başarısız ve ülke yönetimine gelmede herhangi bir iddiası, amacı ve çabası yoktur. Bu durum kasıtlı olarak yapılmaktadır. Milliyetçi maskesi takan müsveddelerin görevi Türk milliyetçilerini iktidardan uzak tutmaktır. 4- Organize değiller, birlikleri, dayanışmaları yok edilmiştir. İslamcıların ve solcuların dayanışmaları devam ederken milliyetçilerin dayanışmaları kasıtlı olarak yok edilmiş ve dağıtılmıştır. Milliyetçiler bir güç olmaktan çıkarılmıştır. Sadece kişisel dostluklar kalmıştır. Eski kuşak öldükten sonra artık milliyetçilik kişisel bir duygu ve düşünce de kalacak ve örgütlenme bitecektir. Bu hain iç ve dış planlama gerçekleşmiş olacaktır. 5- Bugün, mevcut olan milliyetçi kurum ve kuruluşları ellerinde tutanlar bilinçli veya bilinçsiz Türk Milliyetçilerini ve Milliyetçiliği yok etmektedir.
Bu ataletin çaresi, eski dayanışma ve birlik ruhunun yeniden bulunmasıdır. Genç ve dinamik milliyetçiliğin tekrar ihdasıdır. Ülkede iktidar ve kalkınma iddiası olan 21.Yüzyılın ihtiyacına cevap verecek eğitimli ve donanımlı Türk gençlerinin sahaya çıkarılmasıdır. Türk devletinin iç ve dış politikası Türk milletinin bekası ve refahı için yeniden düzenlenmesi gerekir. Çağdaş, modern ve Atatürk ilkelerine bağlı bir Türkiye için gerekli çalışmalar yapılması gerekir. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve onurlu bir yaşam için, itibarlı ve yeniden saygın bir Türkiye için, Türk milliyetçilerinin tekrar birlik olmaları gerekir. Bugün artık acil bir ihtiyaç ve görev haline gelmiştir.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
Devamını Oku

SURİYELİ SIĞINMACILAR VE BEKA SORUNU

SURİYELİ SIĞINMACILAR VE BEKA SORUNU
5

BEĞENDİM

ABONE OL

2022 yılı itibariyle Türkiye’nin en ciddi sorunları sıralaması yapılacak olsa, Suriyeli sığınmacılar sorunu ilk sıraya konulması gerekir. Zira bu sorun bünyesinde, Türk milleti ve devleti için çok sayıda tehlike barındırmaktadır.

Sorunu yaratan olayları kısaca hatırlatarak, hukuki, diplomatik, politik, güvenlik, ekonomik, kültürel, etnik ve diğer açılardan Türkiye de yarattıkları ve yaratacakları sorunları ele alalım. 17 Aralık 2010 tarihinde, Tunuslu yoksul seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin ülkedeki haksızlıklar ve sorunlara dikkat çekmek için Sidi Bouzid kentin de kendisini yakması, Arap baharının başlangıcı olarak kabul edilir. Bu gencin ölümü üzerine ülke de büyük gösteriler başladı. 1987 yılından beri ülkeyi yöneten diktatör Zeynel Abidin Binali gösterilerden yaklaşık bir ay sonra 14 Ocak 2011 tarihin de görevi bırakmak zorunda kaldı. Yeni yönetim ülkeyi terk etmesine izin verdi. Binali önce bir helikopterle Malta adasına oradan da ailesiyle birlikte Suudi Arabistan’a gitti. Tunus’tan sonra 25 Ocak 2011 de gösteriler Mısır da başladı 1981 yılından beri iktidar da olan Hüsnü Mübarek, 18 gün aralıksız süren gösterilerin ardından ve ordunun da isteğiyle 11 Şubat 2011 de istifa etmek zorunda kalmıştır. Arap Baharının üçüncü ülkesi Libya oldu. Şubat 2011 de başlayan gösteriler gittikçe büyüdü ve sertleşti. Ülkeyi demir yumrukla yöneten Kaddafi, göstericilere karşı sert tedbirler uygulasa da halk kararlılığını göstererek 20 Ekim 2011 tarihin de göstericiler tarafından kafası taşla ezilerek feci bir şekilde öldürüldü. Böylece 1969 yılından beri devam eden Kaddafi iktidarı bitmiş oldu. Ülke, farklı aşiretler ve gruplar arasın da, 8 yıldır devam eden çatışmalar nedeniyle henüz barışa kavuşamadı. Suriye halkı diğer Arap ülkelerin de olduğu gibi, Arap Baharı olaylarından etkilenmiş ve ülkenin farklı yerlerin de mütevazi de olsa gösteriler olmuştur. İlk gösteriler 28 Şubat ta başladı, ama 15 Mart 2011 de Şam ve Halep te büyük kalabalıklar halin de halk sokağa çıkarak dikta rejimden haksızlığın ve yoksuzluğun sonlanmasını ve ülkeye demokrasinin gelmesini istemiştir. Suriye halkı diğer Arap ülkeleri halklarıyla aynı kaderi paylaşmaktadır. Ülke de, özgürlük, hukukun üstünlüğü, insan hakları, adaletli bir paylaşım ve benzer çağdaş değerlere sahip olamamıştır. Bağımsızlığını aldığı 1946 yılından beri dikta rejimlerle yönetilmektedir. Suriye bağımsızlığını almasından üç yıl sonra, ABD destekli bir darbeyle askerler 1949 da yönetimi ele geçirmiştir. Ancak, ülke peş peşe iki darbe daha görmüş ve ordu 1954 de yönetimi sivillere vermiştir. Şubat 1958 de Mısır ile birleşerek “Birleşik Arap Cumhuriyeti” adıyla tek devlet ve tek ülke haline gelmiştir. Bu birleşme uzun sürmemiş, 1961 de ayrılarak tekrar iki bağımsız ülke haline geldiler. 1963 yılın da, Arap birliğini savunan, milliyetçi ve seküler Baas Partisi bir darbeyle yönetimi ele geçermiştir. Baas Partisi yöneticilerinden olan Hafız Esad parti içi bir darbeyle 1970 de yönetimi ele geçirmiş ve öldüğü 2000 yılına kadar ülkeyi dikta bir yöntemle yönetmiştir. 1982 de Hama da halk ayaklanmasını uçakla kenti bombalayarak 55.000 yurttaşın ölümüyle isyanı bastırmıştır. Bu olay Suriye de ve dünya da unutulmamış ve bir diktatörün neler yapabileceğinin acı bir örneği olarak hafızalarda yerini almıştır. Ölümünden sonra yerine oğlu Beşar Esad geçmiştir.

Arap Baharını fırsat bulan Suriye halkı da ayaklanmıştır. Esad rejimi, halk üzerine ateş açmış ve henüz başlamış olan gösteriler de on gün için de 25 Mart 2011 de 90 gösterici ve 7 polis hayatını kaybetmiştir. Bu olaylardan sonra, ülke de gösteriler yayılarak büyümüştür.  Sedneya hapishanesinde ki mahkumlar göstericiler tarafından serbest bırakılmış ve bunların içinden önemli bir kısmı çeşitli IŞİD, El Nusra, El Kaide gibi dini örgütlere katılarak lider ve yönetici olmuştur. Göstericiler Mart ayı içinde hükümete seslenerek demokratik reformlar yapılması, siyasi mahkumların salıverilmesi, olağan üstü halin kaldırılmasını, insan haklarının getirilmesini, yolsuzluk ve yoksuzlukla mücadele edilmesi gibi istekler de bulunmuşlardır. Bu isteklerine yanıt bulamayan göstericiler 10 Nisan da başlayan gösteriler de bu kez doğrudan rejimi hedef alarak Esad’ın iktidarı bırakmasını istemeye başlamıştır. Rejim, isyanı bastırmak için, asker ve polislerle daha acımasız bir müdahale dönemine girmiştir. Mayıs ayı sonun da  sivil ölümleri bin, asker ve polis ölümleri de 150 kişiyi bulmuştur. Ülke tam bir kaosa girmiştir. Suriye de, dış güçlerin de müdahalesiyle farklı görüşlerde çok sayı da, askeri, siyasi ve dini örgütlenmeler olmuştur. Zamanın dışişleri bakanı Davutoğlu 9 Ağustos 2011 tarihin de Şam’a giderek Esad’a demokratik bir açılım yapmasını tavsiye etmiştir. ABD, Türkiye, Fransa ve Katar’ın girişimiyle İstanbul da, 15 Eylül 2011 de muhalefet “Suriye Ulusal Konseyi”  oluşturarak daha organize olmuştur. Ancak sorun, dış güçler ve Suriye de ki farklı gruplar birbirleriyle de çıkar mücadelesine girmişler ve ülke tamamen karmaşık bir sorun haline gelmiştir. 12 Kasım 2011 de Arap Birliği Örgütü, Suriye’nin üyeliğini askıya almıştır. Devam eden iç savaş ve dış müdahaleler Suriyelileri ülke dışına göçe zorlamıştır. Önemli bir Suriyeli nüfus ta, tehlike altında olmasa da, bu olayları bahane ederek ekonomik nedenlerle Türkiye ve diğer komşu ülkelere göçmüştür.

Esad ailesine bağlı aşırı Şebbiha militanları 25 Mayıs 2012 tarihin de araların da kadın ve çocukların da olduğu 108 kişiyi Hula da katledince, ülke içinde ve dışın da olay infial yaratmıştır. Esad rejimi askeri ve polisiye tedbirlerle isyanı bastıracağını ve militanları korkutacağını düşünüyordu. Ancak, olaylar gittikçe büyüdü ve muhalif gruplar aldıkları dış destekle de güçlü hale gelmiştir. IŞİD, El Nusra ve El Kaide gibi dini gruplar, Suriyeliler den oluşan ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) ve YPG/PYD gibi ayrılıkçı Kürt gruplar saha da ciddi başarılar elde etmeye başladılar. 22 Haziran 2012 de Suriye hava kuvvetleri, Türk keşif uçağı F-4’ü düşürerek iki ülke arasında ki zaten kötü olan ilişkileri iyice germiştir.2013 yılının ilk ayların da El Nusra ve IŞİD saha da daha gözükür hale gelmiştir. El Nusra örgütünün Taftanaz hava askeri üssünü IŞİD’in Rakka kentini ele geçirmesi rejimin gerilediğini göstermiştir. Kürt PYD grupları da ABD’nin desteğiyle kendilerine bir alan yaratmaya başlamışlardır. IŞİD’in Rakka dan sonra Kobani’ye saldırması ABD’nin Eylül 2014 tarihin de, IŞİD’i bombalamasına neden olmuştur. Böylece ABD Suriye olayına doğrudan müdahale etmiş ilk yabancı askeri güç oldu. Suriye de savaşan taraflar, ülke de toprak kapma yarışına girmiştir. IŞİD’in önemli petrol ve gaz yataklarını ele geçirmesi üzerine, bütün ülkeler başta ABD olmak üzere IŞİD’e karşı saldırıya geçmiştir. Esad rejiminin tehlikeye düşmesi üzerine İran sonra da Rusya Eylül 2015 tarihinden itibaren muhalifleri bombalamaya başlamış ve batılı ülkelerin tepkisini çekmiştir. İran Esad rejimine önce Hizbullah militanlarıyla sonra da doğrudan ve açıktan lojistik ve askeri desteğini artırmıştır. Rusya, Esad rejimine güçlü bir şekil de askeri destek vermeye 2016 yılın da devam etmiş ve özellikle Halep te belirleyici olmuş ve şehrin kontrolü Esad rejimine tamamen geçmiştir. Uluslararası ortak tutumla IŞİD’in Suriye de ki etkinliği önemli ölçü de kırılmış ama bu kez de Kürt oluşumu PYD/YPG ABD’nin ve İsrail’in desteğiyle Türkiye sınırın da kendilerine bir Kürt bölgesi (Rakka, Rümeylan bölgesi) yaratmışlardır. Türkiye’nin itirazlarına rağmen ABD, PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD örgütüne büyük destek vermiş ve ülkenin Türkiye sınırın da Suriye’nin dörtte birini işgal etmiş ve bir Kürt bölgesi yaratmıştır.  

 

ABD’nin bu tutumu başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerini rahatsız etmiştir. Türkiye açık bir şekil de Amerikan yetkililerini uyararak PYD’nin kendi sınırın da ileri de bir Kürt devletine dönüşecek münhasır bir Kürt bölgesine izin vermeyeceğini açık bir şekil de belirtmiş ve ABD ile ciddi uyuşmazlık içine düşmüştür. İki NATO ülkesinin karşı karşıya gelme ihtimali ciddi bir sorunla yüzleşmek durumunda kalmıştır. Türkiye, kendi ulusal çıkarı ve özellikle de ulusal güvenliğini tehdit eden PYD ve diğer çağ dışı bütün radikal terör örgütlerine özellikle de sınır ihlali yapan, Türkiye’ye saldıran ve Türkiye de terör faaliyetlerin de bulunan unsurlara karşı Suriye de iki kez askeri operasyon gerçekleştirmiştir. İlk askeri operasyon “Fırat Kalkanı” adıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinin iştiraki ve kontrolü altın da Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile gerçekleştirilmiştir. ÖSO için de çok sayı da farklı görüşte Suriyeli bulunmaktadır. Bu grup ile 24 Ağustos 2016 tarihin de IŞİD’in kontrolün de olan Cerablus’a saldırı başlatılmıştır. Cerablus tan geri çekilen IŞİD militanları işi kolaylaştırmış ancak ikinci hedef olan El Bab’ı almak kolay olmamıştır. Operasyon yaklaşık yedi ay sürmüş ve TSK 71, ÖSO ise 500’ün üzerin de şehit vermiştir. 29 Mart 2017 tarihin de El Bab alınmış ve operasyon bitmiştir.

 

İkinci askeri hareket “Zeytin Dalı” 20 Ocak 2018 tarihinde, Cumhurbaşkanlığın dan yapılan açıklamayla resmen başlamıştır. Cumhurbaşkanlığı, bu harekatın Birleşmiş Milletler anlaşmasının 51. Maddesin de öngörülen meşru müdafaa hakkını kullanmıştır. Suriye topraklarından Türkiye’ye karşı saldırılar olmuş ve Türkiye de ulusal sınırlarını korumak ve yapılan saldırılara karşı meşru savunma da bulunmayı hak sayan bu maddeye göre birinci harekâtta olduğu gibi ÖSO askerleriyle birlikte Afrine yönelik “Zeytin Dalı” harekatını başlatmıştır. IŞİD ve YPG militanlarının mukavemetiyle karşılaşan TSK başarılı bir harekatla 58 gün sonra Afrin’e 18 Mart 2018 tarihin de girmiş ve 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz zaferinin 103. Yıl dönümü anısına ithaf etmiştir. IŞİD ve YPG militanları bölgeden uzaklaştırılmıştır. Zeytin Dalı harekatın da 52 asker şehit olmuştur. Karşı taraftan ise 3.820 terörist etkisiz hale getirilmiştir. Türkiye üçüncü bir askeri operasyon için hazırlık yapmış ancak ABD bu harekete sıcak bakmadığı için gerçekleşmemiştir. TSK sınır bölgelerine önemli sayı da asker ve malzeme yığınağı yaparak yeni bir operasyon için uzlaşmayı beklemektedir.

Türkiye de ki göçmen sorununun rakamsal analizine geçmeden önce şunu belirtmek gerekir ki, Arap baharı olayı, Arap halklarının kendi inisiyatifiyle başlayıp, organize olup dikta rejimleri yıktığına inanmak en hafif şekliyle saflık olur. Devrilen bu diktatörlerin ülkelerine gizlice bir çivi dahi sokmak mümkün değilken, nasıl oldu da göstericilerin kullandığı onlarca hatta yüzlerce silahı, nasıl ve hangi yollarla ülkeye girdi ve rejim fark etmeden bu insanlara dağıtıldı. Dikta rejimlerle yönetilen bu ülkeler de, dört kişi bir araya gelmeye korkarken, nasıl oluyor da, kolluk kuvvetleri binlerce göstericiyi fark edemiyor. Hangi güç veya güçler, binlerce insanı sokağa çıkaracak kadar bu ülkelerde gizlice örgütlenebiliyor ve halkın korkmadan bu dikta rejimlere rağmen sokağa çıkmaya ikna edebiliyor. Araplar, İngiltere ile işbirliği yaparak Osmanlıyı bölgeden uzaklaştırmış ve o günden bu tarafa da başları beladan kurtulmamıştır. Önce İngiltere, sonra Amerika Birleşik Devletleri ve 1948 yılından sonra da İsrail bölge halklarını rahat bırakmamışlardır. Araplar, bu üç ülkenin kıskacına girmiş ve bölgenin doğal zenginlikleri olan petrol ve gazı kontrolleri altında tutmakla yetinmemişler aynı zaman da, bölge ülkelerinin içten karışması ve dışardan da aralarında husumet yaratarak sürekli savaş halinde tutarak kendilerine bağımlı ve sürekli meşgul etme stratejisi takip etmişlerdir. Amaç İsrail’in güvenliğini sağlamak ve onun çıkarlarına uygun bir orta doğu yaratmaktır. Arap Baharının çıkış amacı, Arap halklarının, özgürlük, demokrasi, hukuk, adalet, adil paylaşım ve huzur gibi bütün medeni halkların sahip olduğu değerlere kavuşmalarıdır. Ancak bunların hiç biri gerçekleşmediği gibi daha da kötü bir duruma düştüler ve eski rejimlerini arar hale geldiler. Emperyalist sömürgeci ülkeler, 19.Yüzyıl da Afrika ve uzak Asya da, ülkeleri sömürgeleştirmek için onlara size medeniyet getireceğiz diye bu ülkelere girerlerdi, 21.Yüzyılda ise size demokrasi getireceğiz diye ülkelere girip sömürü düzenine devam etmektedir. Ama, bu emperyalist ülkeler, sömürdükleri halklara, ne medeniyet ne de demokrasi getirdiler.

Suriyeli sığınmacıların Türkiye de ki hukuki statüleri, 1951 de Birleşmiş Milletler, Mültecilerin Hukuki Statüleri Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde belirlenmiştir. Türkiye bu uluslararası sözleşmeye taraftır. Ancak, Türkiye bu Cenevre sözleşmesini imza ettiğinde bir de coğrafi şerh koymuştur. Bu coğrafi şerhe göre, Türkiye sadece Avrupa dan gelenlere mülteci statüsü vermeyi kabul etmiştir. Türkiye, Avrupa dışından gelenlere “Geçici Sığınma” statüsü olanağı tanımaktadır. Dolaysıyla Suriyeli, Afganistanlı veya diğer Avrupa dışı ülkelerden gelenlere geçici sığınma hakkı vermektedir. Ancak AKP iktidarı İslamcı ve Arap sempatizanı bir tutumu olmasından dolayı Suriyelilere özel misafir veya dini bir motif ilave ederek Türk halkının tepkisini kaldırmak veya yumuşatmak için 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç eden “Muhacir” Müslümanlara yapılan yardımı kast ederek Medineli Müslümanların “Ensar” davranışına benzetmiştir. AKP iktidarı hukuki olarak “Geçici Koruma” veya “Geçici Sığınma” ilkesiyle kabul ettiği Suriyeli sığınmacılara özel muamele yapmaktadır. Ticaret, eğitim, seyahat, sağlık gibi birçok hakkı tanımıştır. Sayısı tam olarak bilinmeyen Suriyeli sığınmacıya yurttaşlık verildiği bilinmektedir. Resmi gazete de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı 2022 yılı programında, Eylül 2021 itibariyle Türkiye deki toplam resmi yabancı sayısı 5.4 milyondur. Bunun 3 milyon 710 bini Suriyeli, 1 milyon 220 bini resmi ikamet izni olan yabancılar ve 350 bini ise Uluslararası Koruma başvurusu ile Türkiye de resmi olarak yaşayan yabancılardır. Ancak 9 Mayıs 2021 tarihinde, CHP Genel Başkan Yardımcısı Fethi Açıkel Suriye Krizinin 10. Yılında hazırladığı bir raporda AKP iktidarının dört yıldır Suriyeli sayısını 3.6 milyonda sabitlediğini ama yardım yapılan Suriyeli sayısının yaklaşık 10 milyon olduğunu, Suriyelilerin yüzde 95’inin kayıt dışı olduğunu belirtmiştir. 150 bin Suriyeliye vatandaşlık verildiğini hatta bunlar içinde IŞİD militanlarının da olduğunu, Ortadoğu’nun Cihatçı Çetelerinin Türkiye de cirit attığını belirtmiştir.

Resmi rakamlara göre; 24 Şubat 2022 tarihinde açıklanan Suriyeli sayısı 3 milyon 746 bin 674 dür. Bu kişilerin 1 milyon 776 bin 599’u 0-18 yaş (%47,4) arasındadır. Sığınmacıların %53,8’i erkek ve %46.2’si kadındır. Gençlerin (15-24 yaş arası) oranı ise %19.8’dir. Genel yaş ortalaması ise 22.4’tür. 10 yaşın altı nüfus (%28,5) ise 1 milyon 68 bin 293’tür. 24 Şubat 2022 tarihi itibariyle kamplarda yani geçici barınma merkezlerinde yaşayan Suriyeli sayısı 51 bin 67 kişidir %1.3. Avrupa ülkelerinde Suriyeli sığınmacıların tamamına yakını kamplarda yaşar ve sokağa belli günlerde belli saatlerde izinli çıkabilirler. Türkiye de başıboş ve istedikleri şekilde serbest yaşarlar.  Türkiye de Suriyelilerin %98,7’si kentlerde serbest yaşarlar. Suriyelilerin en yoğun olduğu kentler başta 537 bin 558 kişi ile ilk sırada İstanbul, 461 bin 483 kişiyle Gaziantep ikinci sırada, 433 bin 608 kişiyle Hatay’dır. Üçüncü sırada ve nüfusuna göre en yoğun olan kent Kilis’tir, 106 bin 861 Suriyeli yaşamaktadır. Kilis’in nüfusu 145 bin 826’dır. Kilis te Suriyeli oranı %42.3 gibi çok tehlikeli bir seviyededir. Hatay da %20.6 oran ile aynı tehlikeye maruzdur. Suriyelilerin en az olduğu iller ise 52 kişiyle Tunceli, 54 kişiyle Bayburt, 67 kişiyle Artvin’dir. 31 Aralık 2021 tarihinde açıklanan resmi rakamlara göre Suriyelilerin Türk nüfusuna oranı %4.24 dür. Ancak bu resmi rakamlara, kayıt dışı yaşayan kimi tahminlere göre on milyon olan Suriyeliyi de ilave ettiğiniz de bu rakam %10’nu geçmektedir. İçişleri bakanı Süleyman Soylu, 31 Aralık 2021 tarihinde yaptığı açıklamaya göre 193 bin 293 Suriyeliye Türk vatandaşlığı verilmiştir. 31 Aralık 2021 de yapılan resmi açıklamada ayrıca, Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen sığınmacılar hariç, Türkiye de oturma izni olan veya izinli olarak çalışan 1 milyon 792 bin 36 kişi ikamet etmektedir. Türkiye, bu rakamların da gösterdiği gibi özellikle AKP iktidarı döneminde Afrika ve Ortadoğu ülke vatandaşları için kolay girilen kapıları açık ve sahipsiz bir ülke haline gelmiştir.

2021-2022 eğitim yılında Üniversiteler de okuyan Suriyeli sayısı 48 bin 196, Anaokulu,  ilköğretim ve Lise de 771 bin 428 Suriyeli çocuk eğitim hizmetleri almaktadır. Eğitim yaşında olup ta okula gitmeyen Suriyeli çocuk sayısı ise 432 bin 956’dır. İçişleri bakanlığı Göç İdaresi başkanlığı Suriyeli sığınmacılarla ilgili istatistiki bilgileri gerektiği gibi açıklamamaktadır. Örneğin Türkiye de ne kadar Suriyeli çocuk dünya ya geldi, Ne kadar Suriyeli şirket kuruldu ve ne kadar Suriyeliye çalışma izni verildi net olarak bilmiyoruz. Bu sorunlu konularla ilgili hükümetin açıkladığı en son rakamlar üç yıl öncesine aittir. 31 Mart 2019 yılında yapılan resmi açıklamaya göre, çalışma izni verilen Suriyeli sayısı 31 bin 185 kişidir. Ortağı en az bir Suriyeli olan şirket sayısı 15 bin 159’dur. İçişleri bakanlığı en son 19 Eylül 2019 tarihinde Türkiye de doğan Suriyeli çocuk sayısını 450 bin olarak açıkladı. Bu rakam gayet tabii resmi rakamlardır. Bir devlet hasta hanesinde doğum yapan veya doğum sonrası resmi makamlara bildirilen çocuk sayısıdır. Evinde veya kendi imkanlarıyla doğum yapan ve resmi makamlara bildirilmeyen çocuk sayısı bilinmemektedir. 4 Şubat 2022 tarihinde içişleri bakanlığı verdiği rakam da, ülkesine dönen Suriyeli sayısı 484 bin 400’dür. Ancak şunu da ilave etmek gerekir ki Türkiye’nin kontrolünde olan Suriye toprakları üzerinde yaşayan yaklaşık 3 milyon Suriyeliye Türkiye büyük miktarda maddi destek sağlamaktadır. Alt yapı yatırımlarına ilave olarak, okullar, Hasta haneler, camiler, güvenliği sağlama ve benzeri kurumlar Türkiye tarafından yapılmaktadır. Burada yaşayan Suriyelilerin elektrik, telefon ve diğer ihtiyaçları Türkiye tarafından karşılanmaktadır. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde Afrin, El-Bab, Azaz, Cerablus, Rajo, Tel Abyad ve Ras Al-Ayn gibi küçük kentleri içeren 8835 km2’lik bir alanı kontrol etmektedir. Türkiye’nin kontrol ettiği yerel Suriye yönetimi başkanı Salim El Muslat ve yardımcısı Abdurrahman Mustafa’dır. El Muslat Arap kökenli ve aynı zaman da Suriye muhalif ve devrimci güçler koalisyonu başkanıdır. Yardımcısı Abdurrahman Mustafa ise aynı zaman da muhalif Türkmen lideri ve eski Türkmen dernekleri çatı başkanıdır.

2011 yılından bu tarafa Türkiye de bulunan Suriyeli sığınmacıların Türkiye ye ekonomik yükü bilimsel olarak bütün detayıyla yapılmamıştır. El yordamıyla veya hükümetin açıkladığı ayak üstü hamaset demeçlerinden çıkarılan çok sayıda tahmini rakamlar vardır. Bunlar 50 milyar dolar ile 100 milyar dolar arasında değişmektedir. Gayet tabi bunlara yurttaşların kayıt dışı gönüllü olarak yaptığı yardımlar, sivil toplum örgütlerinin yaptığı yardımlar ve on binlerce Suriyeli dilencilerin sokakta dilenmelerinden topladıkları rakamlar bilinmemektedir. Türk milletinin Suriyelilere ne kadar para harcadığı tam olarak bilinmemektedir. Türk milletinin son iki yıldır içinde yaşadığı enflasyon, hayat pahalılığı ve yoksulluğunun önemli nedenlerinden birisi de hiç şüphesiz bu Suriyelilere harcanan paranın önemli bir yeri vardır. 2011 yılından 2016 yılına kadar Suriyelilere dıştan bir yardım gelmemiştir. 2016 yılından sonra Avrupa Birliği çok ağır şartlarla Türkiye de ki sığınmacılara yardım yapmaya başlamıştır. 3+3 milyar Avro yardım sözü vermiş ama Avrupalı ülkelerin göndereceği bütün Suriyeli ve diğer ülke yurttaşlarını Türkiye’ye alma şartı koymuştur. Türkiye’ye vaat edilen para doğrudan değil ispatlanacak ve planı-projesi yapılmış konulara ödenmektedir. Eğitim, sağlık ve benzeri projeleri ödeme vadi yapmıştır. Avrupa Birliği ödediği paraları şeffaf olmaya bağlamıştır. Şaibeli ve belirsiz ödeme yapmamaktadır. Türkiye kendi yaptığı ödemlerde şeffaf olamamıştır. Nasıl ve niçin yapıldığı bilinmeyen ödemeler yapılmaktadır.

Suriyeli göçmenler, Türk halkının ve Türkiye’nin başına ciddi bir bela olmuştur. Türk milleti son bir asırda karşılaştığı en büyük varlık tehlikesini yaşamaktadır. Birleşmiş Milletler raporuna göre Dünya da en fazla sığınmacı barındıran ülke Türkiye’dir. Bu durum, ekonomik, siyasi, güvenlik, politik, sosyal ve kültürel olarak ciddi sorunlar yaratmış ve bu sorunlar büyüyerek devam etmektedir. Bundan daha da tehlikelisi, AKP iktidarının bu Suriyeli sığınmacıları tehdit ve tehlike görmemesi ve ciddi bir tedbir almamasıdır. Bu çok ciddi tehlikeyi Türk milletinin dikkatinden kaçırmak için, buna dini ve kutsal motifler ekleyerek Muhacir/Ensar ilişkisi kurmaktadır. Doğurganlık oranı çok yüksek olan bu Suriyeliler, hızla artmakta ve sığınmacılar 2040 yılında 15 milyon rakamını bulma riski taşımaktadır. Suriye’nin en yoksul ve eğitimsiz kesimi olan bu sığınmacılar aynı zaman da ciddi güvenlik ve sosyal sorunlar yaratmaktadır. AKP iktidarı 2011 yılında Suriyeli göçmenlerin Türkiye’ye gelişini teşvik etmiş, açıklanan amaçları bu sığınmacıları, Suriye yönetimi başta olmak üzere, Suriye de bulunan ABD, Rusya ve İran’a karşı koz olarak kullanmayı amaçlamıştır. Ancak ABD, akıllıca bir manevrayla Suriyeli Arap ve Türkmenlerden boşalan Türkiye sınırındaki Suriye topraklarına Kürtleri yerleştirdi. Türkiye’nin eliyle etnik bir temizlik yaptı ve bunu ileride kurulacak bir Kürt devleti için kullandı. Kuzey Irak Kürt yönetimine ilave olarak Kuzey Suriye Kürt yönetimini oluşturdu. Bu planın üçüncü ayağı da kuşkusuz Türkiye olacaktır. Suriyeli sığınmacıların Türkiye için yarattığı sorunları ana başlıklarla şu şekilde ifade etmek mümkündür.

  • Türkiye’nin etnik yapısını bozacaktır. Zaten şu anda bir Kürt etnik sorunu mevcuttur. Buna ilave olarak bir Arap etnik sorunu da yaşanacaktır. Daha önce de var olan Arap nüfusuna yeni Suriyeli Arapları da ilave ettiğiniz de Kürtlerin nüfusundan daha fazla Arap nüfus olacaktır. Bu azınlıkların tamamı, Türkiye’nin Türk olma karakterini tehlikeye atacak ve Türk beka sorunu yaşatacaktır.
  • Sığınmacılar, Suriye’nin en yoksul, en eğitimsiz, en kültürsüz ve en dindar kesimini oluşturmaktadır. Bu durum Türkiye de sosyal patlamalara, gettolara ve kültürel ayrımlara neden olacaktır ve Türkleri batılı ve Türk olma kültür ve kimliğinden koparacak ve Türkleri çağın gerisine itecektir.
  • İç barış, iç güvenlik ve dış güvenlik sorunları yaratacaktır. Dinci radikal örgütlere militan, iç te dinsel ve mezhepsel çatışmalar, her türlü (mal, insan, esrar vb) kaçakçılık, ülke aleyhine ajanlık, düşmanla işbirliği, ajitasyon ve etnik kavgalara zemin oluşturacaktır.
  • Ekonomik olarak çok ciddi zararlar vermektedir. Bu on milyon sığınmacının yemeği, ısınması, aydınlanması, barınması, eğitimi ve sağlık harcaması Türk milletinin cebinden çıkmaktadır. Bugün Türk milletinin yaşadığı yoksulluk, pahalılık ve işsizliğin birinci sebebi bu sığınmacılardır. Bu durum ülkenin yoksullaşması ve geri kalmasına neden olmuştur.

Türkiye’nin orta doğu komşularıyla zannedildiği kadar ortak noktaları yoktur. Türkler orta doğulu değildir. Orta doğunun kendisine özgü kültürü, insan tipi ve yaşam tarzı vardır. Türklerin kendine özgü, kültürü, tipi ve yaşam tarzı vardır ve orta doğuya benzemez. Trabzonlu, Edirneli, Antalyalı ve Kırşehirli kendisini orta doğulu olarak görmez ve kabul etmez. Türkiye de kendisini orta doğulu olarak gören insanlar vardır ama onlar Türk kültüründen kopan insanlardır ve onlar şüphesiz orta doğuludur. Ama Türkler orta doğulu değil, orta Asyalıdır ve kendisine hep batıyı örnek almış ve hep batıya ilerlemiştir. 36 Osmanlı Sulatanının hiç birisi orta doğulu halklardan olan bir Arap, Kürt ve Fars hanım ile evlenmemiştir. Sadece Osmanlı Türkleri değil yine bu topraklar da devlet kuran Selçuklu Türk Sultanları da orta doğulu hiçbir hanımla evlenmemiştir. Her iki Türk imparatorluğu da hep batıya doğru yayılmış ve batı kültürünü benimsemiştir. Ancak Türklerin sorunu, orta doğulu komşularıyla çok büyük bir sınıra sahip olması ve sürekli sorun gelmesidir. Suriye ile 911 km, İran ile 534 km ve Irak ile de 378 km sınırı vardır. Türkiye şuan da dünyanın önemli güçlü ülkeleri olan Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya ile Suriye vasıtasıyla komşu olmuştur. Her ikisinin de Türkiye için dostane politikaları ve düşüncelerinin olmadığını biliyoruz. Özellikle ABD ve Kürtlerin kontrolünde olan İdlib Türkiye için çok ciddi bir sorundur. Irak tan sonra Suriye den de Türkiye ye yönelik Terör hareketlerinin başlaması ciddi bir olasılıktır. Radikal dinci örgütler de ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bugün itibariyle Türkiye Suriye de, 140 km genişliğinde ve 30-32 km derinliğinde bir bölgeyi kontrol ediyor ve ciddi sorunlar yaşıyor. Rusya ve ABD’nin kontrolünde olan bölgelerden saldırılar yapılmakta ve sürekli şehitler verilmektedir. Türkiye’nin yapacağı en akıllıca politika, Suriye yönetimiyle anlaşarak sığınmacıların tamamını geri göndermek ve Esad rejimine destek vererek Suriye’de ki Kürt ve dinci terör örgütlerini Suriye den çıkarmasına yardım etmektir.

Prof. Dr. Haydar ÇAKMAK

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.