DOLAR

32,2337$% 0.16

EURO

34,8670% 0.05

STERLİN

40,9449£% 0.16

GRAM ALTIN

2.421,60%0,50

ONS

2.337,59%0,38

BİST100

10.792,53%-0,98

BİTCOİN

2158884฿%-3.59373

a

NEW-YORK’TAN SOÇİ’YE SAVRULURKEN…

NEW-YORK’TAN SOÇİ’YE SAVRULURKEN…
0

BEĞENDİM

Erdoğan bu kere Putin’le görüşmek üzere Soçi’yegidiyor. Maşallah ülkesinde durduğu yok. Bırak da bu liderler biraz da sana gelsinler. Yok böyle bir şey. İllaa kendi gidecek. Tabi bu gidişlerinde ekonomi konuları özellikle de halkın geçim derdi başta olmak üzere kimi sorunları birkaç günlüğüne de olsa ancak bu şekilde unutabiliyor anlaşılan… Hani, tebdil mekânda ferahlık vardır” derler ya; işte öyle bir şey…

New-York seferi Erdoğan için felaket ötesi bir görünümle kapandı. Onca şaşaa ile onlarca Mercedes’le ulaşılan BM merkezinde söz sırası gelen Erdoğan’ı dinlemek için 200 dolayında ülkeden sadece 30-35 kişi genel kurul salonunda vardı. BM’de bir gelenek vardır. Ne kadar yoğun izleyici önünde başkan ya da başbakanlar konuşursa, o kadar ilgi çekici kabul edilirler. O nedenle maalesef Erdoğan ne derse desin BM’de hiç de ilgi çekici bir kimliği olmadığı bu şekilde tescillenmiş oldu.

BM’de tablo böyle iken, Biden ile görüşebilseydi hiç olmazsa bunu bir kazanç olarak cebine koyardı. Bu da olmadı işte… Haftalar önce yapılan diplomatik girişimler sonuç vermedi ve Biden’ın ofisinden randevu istemleri geri çevrildi. Sonuçta bir “Türk Evi” açılışı yapıldı ve diyanetçi Ali Erbaş da geleneksel duasını etti… Hepi topu eldeki sonuç bu… Bir de sanki Türkiye’de olamazmış gibi BBP’liDestici ile bir görüşme yaptı. Bunun için Halkın milyonlarca doları uçtu gitti. Sadece makam araçları Mercedes’lerin transferi için 2,5 milyon $ masraf yapıldığı yazılıp çiziliyor. Bu sayılara eklenecek olan ve çoğu dükkan, market alışveriş için devlet kesesinden ABD’ye giden 300 kişinin ulaşım ve ağırlanma giderleri de var tabii. Erdoğan sözünde durdu ve bir kere daha “İtibarından tasarruf etmedi”… Oysa tasarruf ettiği için itibarı“sıfırlayan Birleşik Krallık Başbakanı Boris metroile BM’ye gidip konuştu. Geri zekâlı adam. Böyle itibar mı olur. Bizimkine bak da nasıl itibarlı olunur öğren bari... Koskoca bir ülkenin cahil, saçına tarak değmeyen ve itibarsız başbakanı…

ABD ve Biden ile ilişkilerin kötü başladığı ve kötü gittiği, bizzat Erdoğan tarafından dönüş yolunda dile getirildi. Peki ne olacak şimdi? Olacağı şu: daha önceden kararlaştırıldığı şekilde Erdoğan, şimdi de Putin’le görüşmek için Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki şirin sahil kenti Soçi’ye uçacak…Zatenne zaman uluslararası ilişkilerde sıkışsa geleneksel NATO partnerlerinden uzaklaşıp, bir başka cepheye yani Rusya’ya yaklaşıyor bu iktidar. Daha doğrusu yaklaşmıyor “savruluyor”...

Soçi görüşmelerinden ne çıkar? Eğer akıllı istemlermasaya konulursa olumlu kimi kazanımlar elde edilebilir. Bir kere Rusya’nın Batı Suriye’deki etkinliği ve Esat Rejimi ile yakınlığı gerçeğinden hareketle, Suriye’deki yasal yönetimle yani Esat yönetimi ile barışılmalı ve yeniden diplomatik ilişkiler kurulmalıdır. Bu konuda Putin aracı olabilir. Yani eski Eset yeniden “ESAT” olmalıdır. Bu yaklaşım ABD’nin Doğu Suriye’deki PYD-YPG yakınlığı karşısında önemli bir kazanım olabilir. Unutulmamalı ki, ABD Kongresi birkaç gün önce, bu güçlere silah ve parasal yardım tasarısını onayladı bile… Bu nedenle Suriye Yönetimi ile el sıkışmak kaçınılmaz olmaktadır. Mevcut tabloda 5 milyon Suriyelinin ülkemize sığınması sonucunda Suriye’den daha çok Türkiye zarar gördü. Hiç olmaz ise Esat ile işler düzelirse belki 2-3 milyon sığınmacı barışçı yoldan ülkelerine geri döner ve uluslararası toplum da bu ülkede yeni yerleşim bölgeleri inşasına katkı verir. Bu olası ve olumlu gelişmenin anahtarı Putin’in cebindedir. Bir de başımızda Afgan göçü gibi önemli bir sorun varken, uluslararası düzeyde “hedef küçültmek “ her zaman olumlu sonuç verir. Rusya’nın girişimleriyle oluşacak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü tanıyacak bir Türkiye-Suriye yakınlaşması, ABD’nin PYD-YPG ve hatta PKK açılımının önünde en önemli ve “tek” çıkış yoludur…Artık Şam’daki Emevi Camii’nde namaz kılmayı bırakalım. Bizde de namaz kılınacak 85.000 cami var…

Uluslararası ilişkilerin çıkarlar dengesi üzerine kurulu olduğu gerçeğinden hareket ederek, “Kanal İstanbul” gibi Rusya’nın hiç de işine gelmeyen ve Karadeniz’de bu dev ülke açısından “ulusal güvenlik sorunu” yaratacak olan bu ilkel projeden vazgeçilmesini muhtemelen isteyecektir. İstenmese bile bunun bu siyasi iktidar tarafından öngörülmesi gerekir. Bunun yerine getirilmesi ve sadece Rusya’nın değil, Türkiye’nin de yararına olacaktır. Bu değerlendirmelerin yanı sıra Kırım konusunda Türkiye’nin de mevcut politikasını gözden geçirmesi, Rusya’nın ise Kıbrıs’ta iki devletli çözüme destek vermesi son derece önemli açılımları beraberinde getirecektir. Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde o “meşhur” 5 ülkeden biri olduğu ve daimi veto yetkisine sahip bulunduğu unutulmamalıdır. Kuşkusuz bu gelişme ve yaklaşımlar, New-York’ta yaşanan “Dışlanmışlık Sendromu”nu önemli ölçüde giderecektir.

Bekleyip görelim bakalım Soçi’de neler olacak…

Devam edecek…

Devamını Oku

YABANCI GÖÇÜ SORUNU…

YABANCI GÖÇÜ SORUNU…
0

BEĞENDİM

Günümüzde Türkiye’nin en önemli sorunu, son birkaç yıl içinde, Suriye iç savaşı ile başlayan ülkemize yabancı göçü sorunudur. Bu gelişmeyi daha sonra Sudan, Pakistan, diğer Afrika ülkeleri ve nihayet son zamanda Afganistan’dan gelen sığınmacı göçü izlemiştir. Üstelik Afgan sığınmacılar, hiçbir kontrol olmaksızın, kalbura dönen İran sınırından elini kolunu sallayarak girmektedir. Hatta bu gelişlere İran aracılık etmekte, Afganistan sınırından aldığı bu sığınmacıları TIR’larla getirip Türkiye sınırına bırakmaktadır. Sonrasında ise kimi Türk aracı kişi ve kuruluşlar, gelecek Afganlar için dinlenme tesisleri bile yapmıştır. Van ili hudutlarında yapılan bu tesislerin daha sonra yıkıldığı söylenmiştir. Bu tablo iğrenç bir “insan ticareti” olarak ortadadır.  Afgan sığınmacılar diğerlerinden farklı olarak sadece erkeklerden oluşmakta, yanlarında kadınlar ve çocuklar bulunmamaktadır. Bu tablo Taliban’dan kaçıştan çok, Türkiye’de sanki bir görev üstlenmeye hazır güç niteliğinde bir görünüm vermektedir. Her gün 2-3 bin Afgan ülkemize giriş yapmaktadır. Diğer sığınmacılarla birlikte bu sayı 6-7 milyonu bulmuştur. Ayrıca Suriye sınırında da 4 milyon dolayında Suriyeli potansiyel sığınmacıyı da Türkiye beslemektedir. Toplam olarak 10 milyonu aşan bu nüfus 26 Avrupa ülkesinin nüfusundan fazladır. 

Bu tablo asla sürdürülebilir değildir. Gerçekten sığınmacı akını sonucunda Türkiye’nin demografik yapısı hızla değişmektedir. Kimi yörelerde bu kişiler Türk nüfusunun önüne geçmiştir. Türkler kendi ülkelerinde hızla yabancı konumuna gelmektedir. Hatta kimi bölgelerde Suriyeliler başta olmak üzere sığınmacılar Türklerden rahatsızlık duymaktadır. Büyük kentlerde “gettolar” ve Suriye Mahallesi, Afgan Mahallesi gibi mahalleler oluşmaktadır. Belki de gelenekleri icabı, Araplar kimi zaman Büyükada gibi ülkemizin en elit yörelerinde ya donla denize girmekte, kimi zaman asker giysileriyle, kimi zaman da şalvarlarını kuşanıp halkın arasına karışmaktadırlar. Geceleri deniz kıyılarında bir çarşaf üstünde uyumaktan çekinmemektedirler. Bu görüntüler medyaya sık, sık yansımaktadır. Ülkemizin kucağına resmen bir “demografik bomba” konulmuştur ve yakın zamanda patlayabilir. Bu durum üniter devlet yapımızı ciddi biçimde değiştirilmektedir. Federe İslam Devleti Türkiye’de aşama, aşama yürürlüğe konulmaktadır. Dikkat edilirse gelen sığınmacıların büyük bölümü “müslüman”dır. Anlaşılan o ki, ortadaki bu tablo mevcut siyasi iktidar tarafından desteklenmekte ve vatandaşlık verilenlerin oylarının akp’ye gideceği hesaplanmaktadır. Kısacası bu göç olayından bir “siyasi rant” çıkarımı hesapları yapılmaktadır. 

Şimdilerde Suriyeliler; “bir yere gitmiyoruz” demekteler. Niye gitsinler ki, bu topraklarda ekmek elden, su gölden yaşamaktadırlar. Hastane masrafları, tedavileri devlet tarafından karşılanmaktadır. İlaçları ücretsiz verilmektedir. Ayrıca ceplerine de para konulmaktadır. Bu harcamaları da, verdiği vergilerle Türk halkı ödemektedir. Suriyeliler bayram geldiğinde guruplar halinde ülkelerine geçip, bayram sonunda yine Türkiye’ye dönmektedirler. Görülen o ki artık ortada bir güvenlik sorunu da yoktur. Bu nedenle anılan kişiler ellerini, kollarını sallayarak gidip gelmektedirler. 

Bu konu çok ciddi bir “ulusal güvenlik” sorunudur. Bu tablonun nedeni “Milli Dış Politika” yokluğudur. Bunun zaten uygulanma şifresini Erdoğan yıllar önce vermişti. Ne demişti, anımsayalım: “Biz milliyetçiliği ayaklar altına aldık”… Oysa bu konu ülkemizin gerçek anlamda bir “BEKA” sorunu olmuştur. 

AB ise 3-5 milyar vererek bu sığınmacıları Türkiye’ye hapsetmektedir. Merkel yakında bunu açıkça deklare etmiştir. AB yolunuz kapalı ama size para vereceğiz” yaklaşımını bir kere daha sergilemiştir. Oysa bu göç sorunu sadece Türkiye’nin sorunu asla olamaz. Bu evrensel bir sorundur. Daha önce defalarca yazdım ve televizyonlarda da dile getirdim. Bu kişiler BM bünyesinde yapılacak düzenlemelerle tüm uluslarca, ekonomik, sosyal ve kültürel yapılarına göre “P A Y L A Ş I L M A L I D I R…”  Ama günümüzde bu yolda bir girişim ne bu siyasi iktidar tarafından yapılmış, ne de uluslararası toplum bu konuda bir adım atmıştır…

Afgan göçü faciasının yaşanmasının bir nedeni de Biden’ın ABD Askerlerini bu ülkeden çekme kararıdır.  Çünkü ABD bu ülkede yaklaşık 3000 şehit vermiştir. Günümüzde kelle kesici Taliban ülkenin % 85’ini kontrol etmekte ve Kabil’e yaklaşmaktadır. Bunu gören Biden şimdi resmen ülkeden kaçmaktadır. Bu aslında anlaşılabilir bir yaklaşımdır. Ama asıl anlaşılmaz yaklaşım, Erdoğan’ın Biden ve ABD ile ilişkileri düzeltmek ve bu ülkeye şirin gözükmek için, bu tehlikeli göreve talip olmasıdır. Niye Türk askerini Erdoğan ateşe atmaktadır? Yanıt açık ve nettir. Erdoğan kendinin ve ailesinin mal varlığının ABD tarafından açıklanmasından korkuyor. Bana dokunma ve beni sev (Love me Sir…), ben de seninkiler yerine kendi askerlerimi ölüme göndereyim. 

Ayrıca Erdoğan devam ediyor: Eyyy Biden; sen TV’de dünyaya Ermeni olayını “jenosid” olarak ilan ettin. Benim “tık”ın çıkmadı. Sineye çektim oturdum. Sen de Halk Bankası dosyasını açtırmazsın artık… Reza Zarraf’ın itiraflarını kal’e almazsın. Kızma işte, bak S-400’leri kullanmayacağım. Hangarlara attım gitti Fetullah Gülen’in iadesi konusu bir daha dillendirmeyeceğim. Yunanistan’da askeri üs kurdun. Sustum. Niye beni sev diye Sir. Bak, “HÖT” dedin, tüm sismik araştırma gemilerimizi limanlara çektim. Petrol, gaz benim için önemli değil. Benim mal varlığım ve koltuğumu korumam önemlidir.  Bana dokunma diye yaptım bunları sevgili Biden… Askerini “kurbanlık koyun gibi”, kelle kesen Taliban’ın önüne sür dedin. Sürüyorum işte. Dediğini yaptım. Kızma  yani… Askerinin canını pazarlık masasına koy dedin, koydum. Yeter ki dokunma bana, ben zaten yorgunum. Zaman, zaman TV yayınlarında uyukluyorum.  Etme eyleme…

Evet, maalesef son tablo budur. “Uluslararası ilişkiler çıkarlar üzerine kuruludur. Erdoğan’ın Hamit Karzai Havaalanını savunmaya gitmesinde kişisel çıkarı olabilir, ama benim Türkiye olarak orada bir çıkarım yoktur. Yarın sıra, sıra şehitler geldiğinde ortayı feci bir tablo çıkacaktır. Ne işim var benim orada???… Her Türk bu soruyu sormalıdır. Bu sürekli ödün veren  “gayrı milli” dış politika ile ülkemizin gideceği yer kalmamıştır. 

Yabancı göçünün durdurulması konusu ivedi bir “referandum” ile mutlaka “Türk halkına” sorulmalıdır. Demokrasilerde referandum yöntemi önemli konularda sık, sık uygulanır. Sorulacak soru şudur: 

SIĞINMACI GÖÇÜ DURDURULSUN MU?

EVET HAYIR

Sonuç “evet” çıkarsa, sınırlar bu tür göçe kapanacak ve illegal yollardan ülkemize giren sığınmacılar, ülkelerine iade edilecektir. Kendilerine Türk vatandaşlığı verilenler kazanılmış hak sahibi olduklarından bu uygulamanın dışında tutulabilirler. Bu konu, Türkiye Cumhuriyetinin “BEKA” konusudur.  Doğru Parti olarak biz referandum konusunu önümüzdeki günlerde Türk kamuoyuna ayrıntılı biçimde sunacağız…

Devam edecektir…

Devamını Oku

PROF.DR. HALUK GÜNUĞUR YAZDI: AĞIZDAN ÇIKANI KULAK DUYMALI

PROF.DR. HALUK GÜNUĞUR YAZDI: AĞIZDAN ÇIKANI KULAK DUYMALI
0

BEĞENDİM

Bu ülkede artık hiçbir şeye şaşırmaz oldum. CB Erdoğan’ın kulağı acaba ağzından çıkanları duyuyor mu? Ne demiş en son bakalım:

“Talibanın Türkiye’nin İslam anlayışı ile ilgili ters bir yanı yok…” Anlaşılan o ki, Erdoğan, Kabil Hamit Karzai Havaalanının güvenlik görevini alıp, Biden ve ABD’yle barışmanın yollarını arar olmuş. Muhteremin ABD ile yaşadığı sorunlar bir değil ki. Daha önce çok yazdım. Sadece birer cümle ile tekrarlayım:

*Halk Bankası davası var,

*Rıza Zarraf’ın itirafları var,

*Caatsa yaptırımları var,

*Parası ödenen ama alınamayan F 35’ler var,

*Rusya’dan alınan ve ambarlara kilitlenip çürümeye terk edilen S 400’ler var,

*Fetullah Gülen ve iadesi konusu var,

*ABD’nin burnumuzun dibinde Yunanistan’da kurduğu askeri üsler var,

*Doğu Akdeniz enerji kavgasında ABD’nin Yunanistan’ın yanında yer almak var

Bütün bunlar var da asıl önemli olan bunları kısmen unutturmak ya da etkilerini azaltmak amacıyla ABD’ye “şirin görünmek” de var. Asıl önemlisi de bu. Erdoğan anladı ki “posta koymak”la bu iş yürümüyor. O halde alttan alıp, ufaktan, ufaktan Bidan’a yanaşayım diyor muhterem…

Peki, bunun için Mehmetçik’i, kelle kesen Taliban’ın önüne sürüyorsun kardeşim. Ayıptır, yazıktır, günahtır. Hiç mi vicdanınız sızlamıyor. Ne işim ve kazancım var benim Kabil’de? Polislik ve bekçilik benim mesleğim mi? Bunu bir uluslararası ilişkiler hocası olarak söylüyorum. Şimdi Taliban’a geliyorum:

Bu Taliban nasıl oluyor da “benim İslam anlayışımla ters düşmüyor?

*Ben kafa kesiyor muyum?

*Ben kadını eve kilitliyor muyum?

*Ben kadının cahil kalmasını istiyor muyum?

*Ben her kadının 8-10 çocuk yapmasını istiyor muyum?

*Ben kafamı gözümü çaputla kapatıyor muyum?

*Ben radyoları, televizyonları baltayla kırıyor muyum?

Daha neler, neler. Bu mudur İslam anlayışı ve Türk insanının inancıyla “uyum içinde” olan Taliban???.Bu sıraladığım İslam anlayışının tamamı bana ve ülkem insanına taban tabana ters... Bu İslam anlayışı ihvan kafasının anlayışıdır. Benim ülkem Atatürk devrimlerinin yücelttiği ama günümüzde hırpalansa bile ayakta duran bir laik bir ülkedir.

Bu “kafa uçurucu” Taliban daha önce El Kaide’yi doğurmadı mı? Doğurdu. El Nusra’yı doğurmadı mı? Doğurdu. Işid’ı doğurmadı mı? Doğurdu. Benin inancım bunlara taban tabana terstir. Erdoğan bunu nasıl bilmez? Bunun tersi anlamına gelen cümleler, nasıl olur da “laik bir ülkenin cumhurbaşkanının ağzından dökülür”. İnsan bu tür lafları ağzından çıkarmadan iki kere yutkunur yahu… Şimdi Erdoğan Yüce Türk Milletinden “özür dilemelidir”…Bu toplumun İslam inancı asla ve kat’a Taliban çizgisinde olamaz. İslam anlayışı ve inancının örneği Taliban ise (ki ben buna asla inanmıyorum) ben islamı bugün terk ederim… Bunlar “din devleti” kurma peşinde … Oysa devletin dini olmaz. Hazreti Ali ne demişti: “Devletin dini “adalettir”… Kafa uçurarak adalet olmaz…

Afgan diye bir millet yoktur. Orada Peştun, Hazarave Tacik ağırlıklı etnik guruplar vardır. Her gurup kendi dil veya lehçesini kullanır ve birbirlerini asla sevmezler. Ve Taliban şimdilerde ülkenin %85’ini ele geçirmiş. Kardeş Pakistan da Taliban’ın arkasında ve bu Taliban Kabil’e yaklaşıyor. Binlerce can kaybı veren ABD korktu kaçtı. . Böyle bir ortamda Türk askerini Taliban’ın önüne sürmek son derece tehlikeli bir yaklaşımdır. Bu ülkeden cenazelerimiz gelmeden, genç ve sadece erkek Afganlar geldi. Doğu sınırımız kalbura dönmüş. Günde 1500 dolayında insan geliyor akın, akın. Bu daha iyi günler deniyordu. Eğer öyle ise önümüzdeki günlerde çekeceğimiz var. Ben Türk vatandaşı olarak kendi insanımı doyuramazken, bir de kim olduğu belirsiz olan ve İran tarafından getirilip sınırımıza bırakılan bu adamları mı besleyeceğim. Bu ülke bu kadar yükü kaldırmaz…

Vazgeçin bu Afganistan sevdasından. Bunca sorun yanında bir de başımıza Afgan Çorabı örmeyin… Yetti gari… Anlayın artık, bu ülkeye yazık, günah…

Dış politikamız perişan durumda. Kıbrıs’ta Erdoğan’ın ağzından bu kere müjde makyajlı “betonlaştırma” çıktı… Şimdi gidip yeşil cennet Adamız Kıbrıs’ı betonlaştıracağız. Bu ülkenin yetkili kurumlarının görüş ve onayını aldınız mı kardeşim? Tabii ki almadınız… O nedenle de pek çok milletvekili sizi protesto etti ve sizi dinlememek için Parlamento binasını terk edip gitti. Türkiye’de olduğu gibi KKTC’de de “itibardan tasarruf olmaz” borazanını çalıyorsunuz. KKTC’nin uluslararası düzeyde en ufak bir itibarı var mı? YoookKimse tanımıyor… Siz önce becerebilirseniz bu ülkenin uluslararası itibarını sağlayın... Ve de size bir hoca önerisi;  itibarı süslü binalarda ve gösterişte aramayın…

Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olduğunu savunmak için önce bu ülkeyi kendiniz bağımsız olarak görün ve sözde “müjdelerinizi” onların suratlarına tokat gibi vurmayın. Evet, küçük ama tarihi ve son derece zarif Cumhurbaşkanlığı konutuna “gecekondu” demeyin kardeşim. Kırarsınız insanları. Kırdınız da zaten. Ben 13 yıldır bu ülkede ders veren bir hocayım. Rahmetti Denktaş’ın dış politika ve AB danışmanlığını yaptım yıllarca. O küçük sarayda çok çalıştık ve yemek yedik birlikte. Kıbrıs’ı iyi tanır ve çok severim. Ülkenin imkânları bu kadar. Eğer destek vermek istiyorsanız ve paranız varsa, birkaç fabrika kurunve istihdam yaratın. Bu ülke yetkilileri sizden bunu ister. Ülkeye saygılı davranın ki, uluslararası toplum da bu ülkeye bakışını yumuşatsın. Eğer uluslararası hukuka ve BM kararlarına saygılı olmak ilkeniz ise,“Kıbrıs’ta iki toplumlu federasyon”dan dönüp başka modellere yöneliş “gayri hukuki”dir. Hukuka uygun davranmak için gücünüz yetiyorsa, hani Genel Kurulunda, “dünya 5’ten büyüktür” dediğiniz BM’nin Kıbrıs ile ilgili kararlarını değiştirme yolunda hukuksal girişimlerde bulununuz. Tabii gününüz yetiyorsa.

Bunu becerirseniz, Dünya siyaset sahnesine adınız silinmeyecek şekilde kazınır.

Bunu unutmayın…

Devam edecek…

Prof.Dr. Haluk Günuğur

Devamını Oku

PROF. DR. HALUK GÜNUĞUR YAZDI: BU KERE AB ZİRVESİ GELİYOR…

PROF. DR. HALUK GÜNUĞUR YAZDI: BU KERE AB ZİRVESİ GELİYOR…
0

BEĞENDİM

14 Haziran 2021 tarihinin üstünden sadece 1 hafta geçti. O gün Biden ile Erdoğan ilk defa NATO Zirvesinde baş başa görüşmüşler ve çok yararlı (!) bir görüşme olduğu taraflarca dile getirilmişti. Görüşmenin en önemli yararı da Afganistan’dan çekilecek ABD ve az sayıda diğer NATO ülkeleri askerlerinin yerlerine Mehmet’ciğin sahaya sürülmesiydi. Buna son yazımda ayrıntılı olarak değinmiştim. Şimdi sıra geldi AB Zirvesi’ne. Bu Zirve de birkaç gün içinde, 24-25 Hazirangünlerinde Brüksel’de yapılacak. Bu Zirvenin en önemli konularından biri “Türkiye ile bundan böyle yola nasıl devam edileceği”…Bu konuya aşağıda değineceğim. Ancak Zirvenin tek gündemi doğaldır ki sadece Türkiye değil. Corona, göç, Rusya ilgili sorunlar, Çevre konuları, Avrupa sermaye piyasaları gibi konular da Zirve’de ele alınacak. Ben bukonuları bir kenara bırakarak Türkiye ile ilgiligündeme değineceğim. Bunun için de Türkiye konusunda 25 Mart 2021 de yapılan Zirvede alınan kararların günümüze yansımalarına öncelikle değineceğim. Çünkü “günün gelişi, aslında dünden belli olmuştu”…

25 Mart 2021 günü yapılan gayrı resmi AB Brüksel Zirvesi’nde Türkiye ile ilgili olarak AB son derece önemli kararlar almıştı. Özellikle Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve Fransa’nın öncülüğünde, Türkiye’nin “Mavi Vatan” olarak nitelendirdiğimiz Doğu Akdeniz’de yaptığı petrol ve doğal gaz araştırmalarıbu zirvede dile getirilmişti. Türkiye deniz yetki alanlarının sınırlarını aştığı, Yunanistan ve AB’nin deyimi ile Kıbrıs Cumhuriyetinin (! Yani Rumların) deniz alanlarına girdiği vurgulanmıştı. Bu noktadan hareketle o deniz alanlarının sadece bu iki devletin değil, aynı zamanda üyesi oldukları Avrupa Birliğinin de egemenlik alanı olduğu vurgulanmıştı. Bu konuda Türkiye geri adım atmaz ise 24-25 Haziran’da yapılacak zirvede sert önlemler alınacağı vurgulanmış ve bir halk deyimi ile, “Türkiye’ye aba altından sopa gösterilmişti” Bunun üzerine siyasi iktidar da paşa, paşa gemileri Türk limanlarına çekmişti. Tabii, o zirvede alınan kararlar bununla da sınırlı değildi. Bakın başka hangi konulara girilmiş ve AB’nin beklentileri sıralanmıştı:

Doğu Akdeniz’de Türkiye ile ilişkilerimizi, AB’nin stratejik çıkarları doğrultusunda yürütmeliyiz. Türkiye yasal olmayan biçimde deniz diplerini delmekten vazgeçmelidir. Yunanistan ile kesilen ikili görüşmeler yeniden başlamalı ve Kıbrıs konusu da Birleşmiş Milletler kararları ışığında ve gözetiminde yeniden ele alınmalıdır. Doğu Akdeniz konusunda çok taraflı bir konferansın yapılması gereğinin altını çiziyoruz.

Zirve bu konuların ne ölçüde gerçekleştiği konusunu önümüzdeki ilk Zirvede ele alacaktır”. (yani işte bu 24-25 Haziran Zirvesinde)

Tırmanan sorunların Türkiye tarafından sonlandırılması halinde yapıcı temaslara kurulabilecektir. Gümrük birliğinin modernleştirilmesi, sağlık, terörle mücadele ve bölgesel sorunlar da bu bağlamda ele alınabilir. Ancak bu gelişmelerin olabilmesi için Türkiye uluslararası hukuka ters düşen provokatifgirişimlerden uzak durmalıdır. Bu konuda Türkiye’nin tutumunu değiştirmemesi halinde, AB elindeki tüm olanakları kullanarak, kendinin ve tüm üye devletlerin çıkarlarını sonuna kadar koruyacak ve bölgenin istikrarını sağlayacaktır. Buna karşılık Türkiye’nin 4 milyon dolayında Suriyeliyi ülkesinde ağırlaması konusunda duyarlıyız. Bu konuda sınırlarımızın korunması asıldır, bunun için Türkiye’ye maddi destek sağlamaya devam edeceğiz (Yani “al parayı ve göçmen bekçiliği görevini sürdür” yaklaşımı…).

Hukukun üstünlüğü ve temel haklar konusu ilişkilerimizdeki en temel sorundur. Bu konuda siyasi partiler ve medya iktidar tarafından hedef alınmıştır. Aynı şekilde insan haklarından sürekli olarak “geri adımlar” atılmaktadır. İlişkilerimizi iyileştirmek istiyorsa, Türkiye demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve kadın haklarına saygı göstermek zorundadır.

Evet, AB’nin üç ay önceki 25 Mart Zirvesi’nde Türkiye ile ilgili olarak altını çizdiği bu devasa sorunların yeniden ele alınıp görüşüleceği ve Türkiye’nin geçen 3 ay içinde bu konularda ne kadar ilerleme gösterdiği konusu bu haftaki Zirvede en önemli konu olacak. Doğaldır ki, ortaya çıkacak zirve sonuçlarını AB’nin resmi haber sitelerinden ve diğer yabancı kaynaklardan izleyecek ve sizlere bu konuda da gerekli bilgileri ulaştıracağım. Ancak bu aşamada şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, geçen 3 ayda AB ile ilişkilerimizde pek de somut ve olumlu bir gelişme olmamıştır. O nedenle AB tarafı bu Zirve’de de eski görüşlerini, belki bir ölçüde törpüleyerek Türkiye’nin önüne yine koyacaktır.

Şimdi çok daha iyi görüyoruz treni kaçırdığımızı”… Daha önce de defalarca, söyledim, yazdım. Rahmetli Ecevit’in 1977-1978 yıllarında AB’ye (o zamanki adıyla AT’ye) tam üyelik başvurusunu yapmamak suretiyle kaçırdık o treni... AB sisteminde yokuz işte… Asla unutmayın:namevcutlar her zaman kaybeden taraflardır”DOĞRU PARTİ geçmişte yapılan bu mega siyasi hatayı” düzeltmek için elinden gelenden fazlasını yapmaya çalışacaktır…

Devamını Oku

PROF. DR. HALUK GÜNUĞUR YAZDI: BİR NATO ZİRVESİ BÖYLE GEÇTİ…

PROF. DR. HALUK GÜNUĞUR YAZDI: BİR NATO ZİRVESİ BÖYLE GEÇTİ…
0

BEĞENDİM

Üç gün önce NATO Zirvesi ile ilgili olarak yazdığım yazımı şu cümleyle bitirmiştim:

Diplomasinin genel kuralıdır. Toplantı sonrasında bir basın toplantısı yapılacaksa, o toplantıda suya sabuna pek dokunmadan, suratlara yerleşen gülücükler eşliğinde, gelir-geçer yanıtlar verilecektir. Nedir o yanıtlar? Hemen söyleyeyim: Çok yararlı bir görüşme oldu, bazı yanlış anlamaları ortadan kaldırdık. Bundan sonra da birlikte çalışmalarımızı sürdüreceğiz... İşte size 14 Haziran NATO Zirve sonuçları. Dünyaya ve ülkemize hayırlı olsun

Ne yazık ki, bu söylediklerim kelimesi kelimesine Brüksel’de yaşandı. Gerek Erdoğan’ın, gerek Biden’ın basın toplantılarını CNN International’danve farklı Türk kanallarından izledim. Basın toplantısında ayrıntılara girilmediğini gördüm. Bu da normaldir. Şeytan ayrıntıda gizlidir ama o ayrıntılarkapıların arkasında kaldı. Kapının üstüne asılı kalan ise önceden de yazdığım ve çakma gülücüklerin yapışıp kaldığı suratlar oldu. Hepi, topu buBen bu yazımda kimi cümlelerde saklanan kapı arkasını sizlere yorumlamaya çalışacak ve sonra da NATO 2030 Konsepti”ne değineceğim.

Soros ne demiş? Türkiye’nin en önemli ihraç ürünü “askerleridir”. Yalan mı? Bence son derece doğru bir değerlendirme. 1950’nin Ekim ayında Türk askeri, Tuğ General Tahsin Yazıcı komutasında Kore’desavaşıyordu. Kunuri‘de yaşanan çatışmada Türk Tugayı en ağır kaybını verdi: 218 şehit, 455 yaralı ve 94 kayıp… Ama askerimizi ihraç etmiştik işte. Nereye? Teee Kore’ye. Ne karşılığında? NATO üyeliği karşılığında tabii… Sonrasında sözler tutuldu ve 18 Şubat 1952’de NATO’ya girdik. Kore’ye asker ihraç etmeseydik NATO’ya almazlar mıydı? Büyük olasılıkla yine alırlardı, çünkü o yıllarda Sovyet faktörü, soğuk savaş ve “Demir Perde” vardı. Batı Avrupa Sovyetler Birliği’nden tir, tir titriyordu. Baltıklar, Doğu Avrupa’daki ülkeler, Balkanlar Sovyet etki alanına girmişti. Çıkmak için baş kaldıran Macaristan’ın 1956’da, Çekoslovakya’nın da1968’de Kızıl Ordu tarafından işgalini dünya unutmadı. Ama kimse bir şey yapamadı. Sovyetler yandaş yönetimleri iş başına getirip bu ülkelerden çıktılar. O nedenle, 1950’li yıllardan sonra Batı Avrupa’nın Türkiye’ye gereksinmesi tavan yapmıştı. Yaldızlı davetiye ile bizi zaten NATO’ya davet ederlerdi. Kore’ye ihraç ettiğimiz askerlerimizin önemli bolümü ise geri gelmedi. Şimdi Kore’deki Türk Mezarlığında dinleniyorlar… Ne acı tablo. Yahuu orası benim vatanım mı ki benim askerim koştura, koştura gidip Kunuri’de ruhunu teslim etti?

Şimdi bu asker ihracının günümüz konusuyla ilgisine geleyim. ABD 20 yıldır Afganistan’daki Taliban ve El Kaide güçlerine karşı ülkedeki demokratik değer ve yönetimleri savunuyor. Daha doğrusu kendi siyasi amaçlarını göstermemek için bunu ileri sürüyor. Artık bu işten bıktı, usandı ve “çekiliyorum” dedi. Çekilme kısmen başladı. 1 Eylül’de tamamen çekiliş olacak. Bunun için de Taliban yetkilileriyle bazı Arapülkelerinde görüşmeler yaptı. Öyle ya oraya Afganların kara gözü ve kaşı için gitmemişti. Peki, ne için gitmişti? Rusya’ya güneyinden, İran’a doğusundan ve Çin’e de batısından yaklaşmak için oradaydı. Zaten ABD’nin üç büyük düşmanı da bu ülkelerdi. Ama günümüzde bu değerler değişti ve Hindistan’dan başlayarak Pasifik Okyanusunu da içine alacak biçimde “Hint-Pasifik Strateji Komutanlığı” adı altında bir yapılanmaya gitti ve o nedenle de kendisi için Afganistan’ın artık pek de kıymeti harbiyesi kalmadı. Ama yine de ülkeyi terk ettikten sonra ya karşı güçler rejime egemen olursa? Öyle ya korku dağları bekler.

Günümüzde 64 yaşında olan eski Cumhurbaşkanı Hamit Karzai’nin adı verilen Kabil Havaalanı son derece önemli. Çünkü ülkenin uluslararası ortama açılan tek kapısı işte o havaalanı. Bu havaalanı Taliban ve El Kaide güçlerinin eline geçerse Afganistan’ın dünya ile bağlantısı kopar. Bu işi kurtarsa, kurtarsa “Türk Askeri” kurtarır. Sürelim Türk askerini çayıra, mevla kayıra… Onlar “ihracata zaten hazırdır. Emir bekliyorlar”… Öyle yabiz de NATO’nun jandarmayız haniBu görev değişikliği sayede Türkiye ile ABD arasındamasadaki sorunların bir kısmı, Afganistan kaldıracı üzerinden düzelebilir. ABD’de yürütülmekte olan kimi hukuk konularının ve davaların üzerine bu sayede Biden da fazla gitmez. Yani kazan-kazan (winwin) durumu… Brüksel Zirvesi’nden çıkan acı tablo budur. Sonunda fatura “Mehmetcik”e kesildi. Yazıklar olsun… ABD kendi askerine harcadığı parayı Türkiye’ye verecek, lojistik destek de sağlayacak, biz de yine askerimizi, dünya uyuşturucu pazarının başkentine yani Kabil’e “ihraç edecek ve Taliban ile El Nusra’nın karşısına dikeceğiz… Yazık değil mi…? Havaalanının kontrolü konusunda Erdoğan, Pakistan ve Macaristan’dan destek alınabileceğini de eklemeyi ihmal etmedi.

Bir başka önemli konu: 24 Nisan’da Biden’ın sözde Ermeni Soykırımı lafını söylememesi için esip gürleyen Erdoğan’a, 23 Nisan’da Biden’dan telefon geldi. Biden, ertesi gün “soykırım deyimini kullanacağını kendisine söylediğinde Erdoğan pek de sesini çıkarmamıştı. Peki, bu kere Brüksel’de ne oldu. Basın toplantısında bir gazetecinin sorusu üzerine; Erdoğan “hamdolsun bu konu gündeme gelmedi” dedi. Şaşmamak elde değil, “hamdolsun” demek, tanrıya şükürler olsun demektir. Erdoğan neden korkuyordu ki bu konunun gündeme gelmemesi üzerine tanrıya şükretti? Benim tarihimin hangi sayfasında utanacağım ve tanrıya sığınacağım bir ayıbım var ki? Bunun soykırım değil, Ermenilerin doğu’da Ruslarla bir olup sivil Türk ve Kürt halkı katlettiğini niye söylemedin ki? Dedesi ve amcaları Ermeni katliamına kurban gitmiş bir ailenin çocuğu olarak bunu soruyorum. Biden bu konuyu gündeme getirmediyse, “hamdolsun diyeceğine 1915 öncesi Doğu illerimizdeki “Ermeni katliamlarını” bu kere de sen gündeme getirseydin ya… Yurt dışında katledilen Diplomatlarınızdan söz etseydin ya…

Diplomaside sözler kadar davranışlar ve hatta “vücut dile” de çok önemlidir. Erdoğan konuklarına, Türk usulü saygı duymak için onlar bacak, bacak üstüne atmazsa, kendi de atmaz. Dün dikkat ettim, Yunan Başbakanı Miçotakis bacak, bacak üstüne atınca bizimki de hemen attı. Yahu orası Türkiye değil Brüksel. Rahat olup da önce sen bu görünümü sergilesene çünkü oralarda bu davranış artık saygının göstergesi değil. Hatta Türkiye’de de artık öyle. Bir dondurmacıda Erdoğan’a yakın oturan bir kızımız külahındaki dondurmasını yalarken bacak, bacak üstüne atmamış mıydı?

Bu mevkilerde İngilizce ve/veya Fransızca bilmemek bazen traji-komik görüntülere sahne oluyor. Aile fotoğrafında Erdoğan Biden’ın yanında ve Merkel’inhemen önünde konumlandırılmış. Bir anons duyuldu: “-maskelerinizi çıkarınız ve 2030 konseptini simgeleyen dijital kuleye dönünüz”.Önce İngilizce, sonra Fransızca yapılıyor anons ve tüm liderler dönüyor. Erdoğan olduğu yerde duruyor. Herkes döndükten epey sonra dönüyor. Fotoğraf aslında bir gerçeğin anlatımı sanki… Tüm liderler Avrupa’nın geleceğine bakarken, bizim liderimiz tam ters yöne bakmaya bir süre daha devam ediyor. Bu da bizim Avrupalılığımızı gösteriyor. Çok üzüldüm, hem de çoook

Basın toplantısına dönecek olursak Erdoğan, Biden ile NATO’nun önündeki 10 yıldaki etkinlikleri, örgütün güvenliğini, S-400’leri, F-35’leri, Suriye’den kaçıp Türkiye’ye sığınan göçmenlerin sorunları, Dağlık Karabağ’a yıllar sonra gelen barışı ve diğer konuları ele almışlar. PKK-PYD konularında her iki tarafın da kendi pozisyonlarını koruduğunu Erdoğan açıkladı. Bunun için üzgün olduğunu da ekledi. Anlaşılan bu konuda bir uzlaşı olmamış. Karbon salınımı, siber suçlar, diğer bölgesel konular da gündeme gelmiş. Anlaşılan bu konuların bir bölümü 45 dakikalık baş başa görüşme sonrasında heyetler halindeki görüşmelerde ele alınmış. Baş başa görüşmede Erdoğan’a, çevirileri daha sonra Merve Kavakçı’nın kızı olduğunu medyadan öğrendiğim, Cumhurbaşkanlığında görevli uluslararası ilişkiler uzmanı bir kızımız yapmış. Basın toplantısında Erdoğan soruları almadan önceden hazırlanmış ve promptura konulmuş olduğu izlenimi veren bir giriş konuşması yaptı. Biden ise CNN International’averdiği demeçte, Türkiye’de “hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı konularında ciddi sorunlar var. Türkiye “otokrasiye” kaymamalı dedi. Bu tek cümlede pek çok anlatım var. Sanki adam Türkiye’nin fotoğrafını çekmiş…

Yunan Başbakanı Miçotakis ile yaptığı görüşmeyle ilgili olarak Erdoğan şunu dile getirmiş: “İkili sorunlarımızı araya üçüncü bir kişi veya ülke sokmadan bire bir masaya getirelim. Bunun için bir özel telefon hattı kuralım, sen beni ara, ben seni… Bunu Yunan Başbakanı kabul etmiş. Ama bu kabul “olmayacak duaya âmin” gibi bir şey. Neden mi? Yahuu Yunanistan AB üyesi, Doğu Akdeniz ve Ege denizi sadece Yunanistan’ın değil, o deniz alanlarının önemli bir bölümü aynı zamanda Avrupa Birliği’nin. Onun için maalesef Fransa, İtalya, Almanya ve diğer AB ülkeleri çıkarları doğrultusunda zengin enerji kaynakları olan bu bölgeleri sadece Yunanistan’ın kontrolüne ve keyfine bırakmazlar. Biz AB Trenini kaçırdığımız için bu bizim kör talihimizdir. Her zaman söylerim; bir örgütte ve onun karar organlarında olmayan taraflar her zaman kaybeden taraftır. Üç nokta…

Anlaşılan o ki bu Zirve pek de istediğimiz gibi gitmedi. Bunun an anlamlı göstergesi de ABD doları ile TL kurundaki oynamadır. 14 Haziran sabahı piyasada 8,30 dolayındaki dolar ertesi sabah 8,60’lara dayandı. Bu zıplama iyi gitmeyen bir şeyleri gösteriyor…

NATO 2030 Konsepti

Brüksel Zirvesi vesilesiyle NATO, önümüzdeki 9 yıl için yeni açılımları içeren çok önemli bir bildirgeyi kamuoyuyla paylaştı. Zirve bildirgesi 79 maddeden oluşan son derece kapsamlı bir belgedir. Bu belge Zirvede başkanların onayına sunulmuş ve kabul görmüş. Bildirgenin tam adı “Zirve Sonuç Bildirgesi”. Bu bildirgenin hangi konuları ele aldığını kimi maddelerinden alıntılar yaparak açıklayayım.

Madde: 3 Terörizm ve siber saldırılarla mücadelede üyeler arası işbirliği,

Madde: 4 Pandemiyle mücadele,

Madde: 6 NATO’nun önümüzdeki yıllarda güçlendirilmesi,

Madde: 7 NATO 2030 hedefine giderken, 2023’ten itibaren üyelerin katkı paylarını artırmaları,

Madde: 8 Askeri ve güvenlik alanları dışında, üyelerin özgürlük ve güvenliklerini koruması,

Madde: 9 Rusya yapılan ikili anlaşmalara karşın, uluslararası hukukun gerektirdiği yükümlülüklere uymuyor. Bu durum devam ettiği sürece Rusya ile diyalog kesilecek,

Madde: 13 Rusya nükleer silahlarını daha da güçlendiriyor. Bunun için de saldırgan ve sorumsuz demeçler veriyor. Bu tutumunu terk etmeli,

Madde: 18 NATO destekli ABD Güçleri 20 yıl sonra Afganistan’dan çekiliyor. Bu ülkenin dünya ile bağlantısını sağlayan Hamit Karzai Havaalanının kontrolünü Türkiye üstlenecek,

Madde: 23 Ordularımız modernize edilecek,

Madde: 49 Kimyasal silahların yasaklanması için çalışılacak,

Madde: 50 Konvansiyonel silah kullanımı desteklenecek,

Madde: 52 Suriye’den Türkiye’ye “balistik füzelerin atıldığına dikkat çekiliyor ve bu silahları Suriye yönetiminin kendi halkına karşı da kullandığı vurgulanıyor,

Madde: 53 Suriye iç savaşı 11. yılını tamamlıyor. Bu savaş NATO’nun güney-doğu sınır güvenliğini tehdit ediyor. Biz buradan “ateş kes” (cessez le feu) çağrısı yapıyoruz. Ayrıca milyonlarca Suriyeliyi misafir ettiği için de üyemiz Türkiye’ye teşekkür ediyoruz,

Madde: 64 AB bizim en önemli partnerimizdir. NATO’nun güvenliği ve ülkelerin huzuru bu ilişkinin temelini oluşturur. Siber saldırı, hava kirliliği gibi konularda birlikte çalışacağız,

Madde: 68 Gürcistan NATO’ya alınmalıdır,

Madde: 70 Batı Balkanlar NATO için son derece önemlidir.

Görüleceği gibi NATO 2030 yılına sadece birkaç maddesini aldığım aslında çok daha kapsamlı olan bu yeni konsepti yaşama geçirerek yoluna devam edecek. Dolayısıyla gelecek 9 yıl sadece Türkiye-ABD ilişkileri açısından değil, NATO’nun kendi iç ve dış dinamikleri açısından da önem taşıyor.

Evet, bir Zirve daha böyle geçti. Geçti ama geride pek çok soru işaretleri bıraktı. Bunların başında da örgütün en etkili iki ordusuna sahip ülkesi olan Türkiye ile ABD arasındaki kimi zaman siyasi, kimi zaman askeri hatta kimi zaman da hukuki sorunlar varlığını sürdürmeye devam ediyor. Kapalı kapılar ardında neler görüşüldüğünü, tarafların birbirlerin yaklaşımlarına ne karşılık verdiğini doğal olarak bilemiyoruz. Acaba taraflar karşılıklı olarak birbirlerinden beklentilerini içeren yazılı belgeler vermişler midir ya da taraflarca bu ve benzer konularda sözlü veya yazılı bir mutabakata varılmış mıdır? Bunları da bilemiyoruz. Ancak önümüzdeki gün ve aylarda iki ülke arasındaki ilişkileri iyi gözlemlersek, bu Zirveden tarafların neleri elde ettiğini, neleri ise elinden kaçırdığını göreceğiz…

Evet, çok konuşulan ve tartışılan bu Zirveden elimizde kalan tek şey (o da kaldıysa tabii), bölük pörçük de olsa “bir parça umut”

Devam edecek…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.