DOLAR

32,1940$% 0.12

EURO

34,9589% -0.05

STERLİN

41,0098£% 0.19

GRAM ALTIN

2.499,56%-0,13

ONS

2.412,50%-0,33

BİST100

10.930,78%0,33

BİTCOİN

2249951฿%-1.58357

a

OSMANLI TOPRAKLARINDA DEMİRYOLU REKABETİ VE ÇOK TARTIŞILAN AMERİKAN CHESTER PROJESİ

OSMANLI TOPRAKLARINDA DEMİRYOLU REKABETİ VE ÇOK TARTIŞILAN AMERİKAN CHESTER PROJESİ
3

BEĞENDİM

Sanayi İnkılabı ile önem kazanan bir alan da demiryolu yapımıdır. Osmanlı’da ilk demiryolunun inşası 1830’lara kadar iner. İlk kullanıma açılan hat ise 1856’da Padişah Abdülmecit ve dönemin Mısır valisi Abbas Paşa’nın izniyle İngilizlere verilen imtiyaz dahilinde inşa ettikleri Kahire-İskenderiye hattıdır.

Osmanlı’nın demiryollarına ihtiyaç duymasındaki en önemli nedenler ekonomik açıdan zirai ya da sınai ürünlerin tüketim alanlarına ulaşması, limanlara taşınması kadar idari yönden artan isyanlar karşısında bölgeye kolay müdahale edilebilmesi düşünceleri olmuştur. Ancak bu yüzyıllarda Osmanlı demiryolları inşa edebilecek bir ekonomik güce de sahip olmayışı nedeni ile yabancı devletler için bu durum bir koz haline gelmiştir. Batılı devletlerce diğer alanlarda olduğu gibi demiryolu yapımı hususu da Osmanlı topraklarını ekonomik olarak bir yatırım ve rekabet alanına dönüştürmüştür.  Öyle ki Osmanlı’nın Anadolutopraklarında ilk demiryolu hattı olan İzmir-Aydın hattı bir İngiliz sermayedarı şirket Ottoman RailwayCompany tarafından yapılmıştır.

Sanayi devrimini takriben Almanlar ’da kendi topraklarında II. Wilhelm öncülüğünde 1835’te Nürnberg- Fürth arası bir demiryolu inşa etmişlerdir. Ancak diğer yandan Osmanlı topraklarından elde edilecek birtakım imtiyazlar ile de taşeron demiryolu bağlantılarına girişmişlerdir.  Bunun en büyük örneği Bağdat demiryolu projesi olmuştur. Yine başta İngilizler, Fransızlar, Almanlar ve hatta Amerikalılar demiryolu inşasını fırsata çevirip uzak sömürgeler elde etmek için de uğraş vermişlerdir.

Osmanlı topraklarında demiryolu inşası hususunda Amerikalıların Chester projesinin rakibi diyebileceğimiz Bağdat demiryolunun inşası bir Alman firması olan Deutchebank tarafından üstlenilmiştir. Bu proje ile Osmanlı topraklarında demiryolu yatırımı için bir Fransız-Alman-İngiliz-Amerikan çekişmesi de beraberinde ortaya çıkmıştır. Ayrıca özellikle 1869 da Süveyş kanalını açacak olan İngiltere uzak doğu sömürge yollarında da bir başka çekişmeyi başlatmıştır. İngiltere Hindistan sömürgelerine daha kolay ulaşma amacına bir adım daha erişmiş ve rekabete giden yolda Almanya da aynı şekilde İngilizlere rakip olarak Bağdat demiryolu projesi ile bir misillemeye girişmiştir. Ancak Bağdat demiryolu hattı Osmanlının da istemeyişi ile Almanların istediği rekabet boyutuna varacak kadaruzatılamamıştır. İngilizler ise Süveyş projesi dahilinde 353 km bir hat elde etmiştir.

Öte yandan Amerikan girişimli bir proje olan Chester demiryolu projesi de Osmanlı’da tartışmalara sahne olmuştur. İlk Türk Amerikan ilişkileri 1782 yılında bir Amerikan gemisinin Türkiye’ye ziyareti ile başlamıştır ki 18. yüzyıldan itibaren karşılıklı ürün alışverişi artarak Türk- Amerikan ilişkilerinin temelini oluşturmuştur. Amerikan tütünü ve Romu Türkiye de yaygınlaşırken Türk ürünleri de Amerika da kullanılmaya başlanmıştır. Türk-Amerikan ilişkilerinde bir diğer önemli tarih ise 1830 yılında yapılan ikili ticaret antlaşmasıdır. 7 Mayıs 1830’da yapılan bu antlaşma ile Amerikalı tüccarlara Osmanlı topraklarında diğer ülke tüccarları ile eşit haklar verilmiştir. Bu ticari antlaşma ile iki ülke diplomasisi de olumlu bir ivme kazanmıştır.

Chester projesi bir demiryolu yapımı projesi olarak gözükse bile sunumu ve ortaya çıkışı ile oldukça hayli ilginç bir projedir. Çünkü Amerikalılarda Chesterdemiryolu inşa projesi adı altında Osmanlıdan bir takım ekonomik imtiyazlar talep etmiştir. Ayrıca proje ile Osmanlı topraklarında emperyalist tohumlar ekilmesi ana hedef olmuştur.

Projenin ilk adımı 1900’lerin başında Amerikalı Colby Chester adındaki amiral yatırımcının Ermeni olayları kapsamında zarar gören mallarını tahsili amacıyla İstanbul’a gelmesi ile başlamıştır. Amiral İstanbul’a “Kentucky” adında bir gemi ile gelmiştir. Bu geminin kaptanı olarak ve Osmanlı bürokratları bu ziyareti çok sıcak karşılamıştır. Padişah II. Abdülhamit’te bizzat Chester ile akşam yemeği esnasında yakından ilgilenerek Amerika’yı övücü birtakım konuşmalar ile sıkı ticaret önerileri ve yatırım önerileri sunmuştur. (Bu bilgiler 1923 yılında da “Asia” dergisinde yayınlanmıştır.) Amiral Chester bu yakınlaşma sonucunda da memnun kalarak derhal Güneydoğu Demiryolları projesi için MebusanMeclisine başvurmuştur. Proje adına diğer taliplileri devre dışı bırakıp Osmanlı devlet adamlarıyla pazarlığa girişmiştir. Girişiminin ciddiyetini göstermek amacıyla da pek çok Amerikan bankacı ve devlet adamının desteğiyle American Development Company adlı şirketi kurmuştur. Tabi bu dönemde Chester projesiyle beraber Amerikalılarca sunulan önemli bir proje de Dr. Glaskown adlı proje olmuştur. Fakat Chester projesi değerlendirmeler neticesinde bir adım öne çıkmış ve Nafia Nezareti ile 1909’da bir ön sözleşme yapılmıştır.

Ön sözleşmeye göre Sivas-Van arasında Harput, Ergani, Diyarbakır, Siirt ve Bitlis’ten geçen geniş bir hat çizilmiştir. Bir yandan da Musul, Kerkük ve ek olarak Adana ve Süleymaniye’den bağlanacak yan hatlar ile Yumurtalık Süveydiye civarında bir liman inşası sunulmuştur. Ve buna karşılık bu hattın yanındaki tüm manganez çinko demir yataklarının işletim hakkı 99 yıllığına bu şirkete bırakılması talep edilmiştir. Bu ön anlaşma 1909’da Sadaret makamına sunulmuştur. 1911’de ise Meclisi Mebusanda görüşmeye açılmıştır. Ancak başta Fransa olmak üzere diğer demiryolu taşeronu devletler projenin ilerlemesine tepki göstermiştir.

Proje Meclisi Mebusan da görüşülürken Türk tarafı 99 yıllık süreye oldukça temkinli yaklaşmıştır.  Nafia nazırı Hulusi Bey bunun büyük bir sorumluluk olduğunu vurgulasa da yine de demiryolu yapımının önemini vurgulayarak projenin uygulanmasına sıcak bakmıştır. Hatta bazı vekiller için tek sorun olarak geniş hat ve dar hat tartışmaları yaşanmıştır. İsmail Paşa ise projeye karşıt bir tavır sergilemiş bu meselenin mecliste tasdik görmeyeceği şeklinde ifadeler ortaya koymuştur. Kütahya millet vekili Ahmet Ferit Bey projeye olumlu bakış sergilemiş ve geniş bir hat yapımını desteklemiştir.

1911 de mecliste tartışılan Chester projesi meselesi Bağdat demiryolu ile çakışıp Avrupalı devletlerin ve Almanların yoğun tepkisini çekmiş ve Osmanlının kapitülasyonları kaldırma düşüncesi ile gümrük resimlerini artırma yoluna gideceği görüşülmesi üzerine bir müddet askıya alınmıştır. Chester şirketi ise görüşmelerin askıya alınmasından sonra kendi içinde sıkıntıya düşmüş ve 1911 de yatırdığı teminatı geri almıştır.

KAYNAKÇA

1-Gümüş, MUSA “1893’ten 1923’Chester Projesi’ne Türk Topraklarında Demiryolu İmtiyaz Mücadeleleri ve Büyük Güçler”, Tarih Okulu Dergisi, 2011

2- Kılavuz, NURAN, CHESTER DEMİR YOLU PROJESİ, Batman Üniversitesi, Yaşam Bilimleri Dergisi, 2012

3-Özüçetin, YAŞAR, Altay, EMRAH, DEMİRYOLU İNŞASI FİKRİ VE SAHİBİNİN ADIYLA İFADE EDİLEN BİR PROJE “CHESTER PROJESİ”, İnternational Journal of Social Science, 2013

Devamını Oku

ŞİNTO İNANCI VE ŞİNTOİZM

ŞİNTO İNANCI VE ŞİNTOİZM
0

BEĞENDİM

Bu makalede VI. Yüzyılda Japonya’ya Budizm’in girişi sonucunda Japonların eski inançlarını Budizm’den ayırarakŞintoizm adını verdikleri milli dinleri tanıtılacaktır. Şinto inancının kökeni bu dinin tanrı anlayışı, tarihsel süreçteki işlevi aktarılacaktır. Şintoizm’in Japonların yerel bir inanç ve kültürü iken zamanla Budizm karşısında milli bir din hüviyeti kazanması sürecinden bahsedilecektir. Şintoizm dininde ritüellerin nasıl yapıldığı hakkında bilgi verilecektir.Şintoizm’de Budizm, Konfüçyanizm ve diğer dinlerle etkleşimi ile iç içe geçmiş pek çok pagan ve animistik özelliklerine değinilecektir.

Anahtar Kelimeler: Din, Japonya, Milli, Şintoizm, Paganizm, Animizm, Panteon

GİRİŞ

Şinto” kelimesi Tanrıların yolu manasına gelmektedir. İki sözcüğün bir araya gelerek oluşturduğu “Şinto” sözcüğü etimolojik olarak incelendiğinde “Şin” doğa, tabiat anlamında kullanılırken “tao” kelimesi ise yol manasına gelmektedir. Bu hususta ilk aşamada kelimenin kökeninde doğa kelimesinin geçmesi ilgi çekicidir. Öyle ki tabiat (doğa) dini olarak bilinen dünyanın kadim doğa dinleri sayılan pagan inançlarının etkisi Şinto dinine de tesir etmiştir. Bu dinin en önemli özelliği pek çok pagan kökenli inanışlar gibi tabiat ürünlerine kutsallık atfedilmesidir.

Şinto dinin tarihine bakıldığında belli bir kurucusu bulunmamaktadır. Bu dinin geçmişi herhangi bir tarihi olaya da dayanmamaktadır. Şintoizm de bir peygamber yoktur.  Dünya üzerindeki pek çok yerel din ile benzerlik göstermektedir. Başta Budizm olmak üzere Taoizm ve Konfüçyüsçülük Japonya’ya girince büyü, fal, kehanet, atalara tapma, züht, ahlak gibi inanışlar Şintoizm dinine dahil olmuştur.

Şintoizm’in tarihi kaynaklarda M.Ö 660 yılına kadar iner. M.Ö 660’larda Japonya’da yönetime geçen Yamato Hanedanı Japonya’yı yönetmeye başlamıştır. Yamato Hanedanlığı siyasi hakimiyetlerinin gücünü Şintoizm’de Güneş tanrısı ve tanrıların başı kabul edilen Amaterasu’nun soyundan geldiklerini iddia ederek meşrulaştırmıştır. Bu durum karşısında imparatora tapınma kült halini almıştır.1600-1868 yılları arasında Japonya’da Şintoizm ve Budizm arasında birtakım rekabetler yaşanmıştır. Ancak 1868’de MeijiRestorasyonu’nun başlaması ile Japonya’da milli uyanış dönemi yaşanmıştır. Hatta bu siyasi nitelikli yönü ağır basan restorasyonu tetikleyen düşüncelerin başında Şinto inancı etkili olmuştur. Bu dönemden itibaren ise gerek Çin kültüründen etkilenme gerekse Şintoizm’in doğa kökenli olup birtakım sorulara cevap verememesi Budizm’e olan ilgiyi artırmış ve Şintoizm taraftar kaybetmiştir.

  1945 (II. Dünya Savaşı)’na gelindiğinde Şinto inancı pek destek görmemiştir. Çünkü bu dönemde imparator halka kendisinin tanrı soyundan gelmediğini bildirmiş böylece Şinto inancının en azından siyasi etkisi ortadan kalkmıştır. Şinto inancı bu tarihten sonra da Japonya da ki dini ve kültürel varlığını sürdürmüştür.

Şintoizm dini farklı dini inançlara oldukça saygılıdır. Öyle ki bu dine mensup olan kişiler aynı zaman da başka dinlere de inanabilir. İnanç ve kültürel özelliğine mukabil Şintoist olunmaz Şintoist doğulur şeklinde bir ifade kullanmak hiç de yersiz değildir. Şintoizm aynı zaman da Japonların bir yaşam kültürüdür. Fakat aynı zaman da bir dini inanç olması hasebiyle her din gibi bu dinde de belirli yaratılış anlayışı, tanrı inancı ve belirli ibadet ve ritüeller mevcuttur.

1. ŞİNTOİZM’İN KÖKENİ VE TANRI ANLAYIŞI

Şinto inancının geçmişi Antik çağa kadar iner. Ural-Altay toplumlarına ait animistik (canlandırmacı) dinlerin etkisiyle henüz Antik çağlarda şekillenmeye başlamıştır. Şintoizm’in şekillenmesinde de modern halini almasında da Taoizm, Konfüçyanizm ve Budizm’in etkisi çoktur.

Ural-Altay bölgesinde Şamanizm’in yayılması sonucunda bölgedeki Japon adalarına kadar Şamanizm’in etkisinin gelmesiyle Şinto inancı şekillenmeye başlamıştır. Bundan dolayı Şinto öğretisine ait pek çok unsurun eski Türk dinleri gibi Orta Asya kökenli dinlerde de karşılığının bulunduğu görülür.

Şintoizm’de tanrıyı, ruhu, gizli varlıkları, korkuları ve insanüstü varlıkları ifade eden kelime “kami”dir. “Kami” kelimesi “üstün” ve “yüksek” anlamı taşır. Ölümden sonra “kami” olunduğu inancı hakimdir. Yani ölümden sonra ruhun yaşadığına inanılır. Yine bu inanışta ataların nesilleri koruduğu düşüncesi hakimdir. Kuşkusuz bu görüş dahilinde idari yönetimdeki Japon hanedanları hakimiyet güçlerini Şinto inanışı sayesinde meşrulaştırmıştır. Ayrıca her “kami” tanrı kabul edilmemektedir. Özellikle “ucikami” denilen koruyucu kamiler büyük önem taşırlar. Koruyucu kamilerin aileyi ve toplumu koruduğuna inanılır.

Şintoizm dininin Tevrat, İncil veya Kur’an gibi kutsal kitapları da bulunmamaktadır. Ancak bu dinde Brahmanizm’in tezahürünün kaynağı kabul edilen Veda kutsal metinlerine benzer nitelikte gibi Kojiki ve Nihongi adındaki belge ve vekayinameler kutsal sayılmaktadır. Çin yazısının kabul edilmesinden önceye dek Japonların inanç geçmişlerinin şifahen aktarıldığı kabul edilmektedir.  

Pek çok pagan kökenli dinde olduğu gibi Şintoizm’de de sekiz milyon ilahın varlığı kabul edilmektedir. Buradan hareketle Şintoizm aynı zamanda politeist (çoktanrılı) bir dindir. Tanrılarının en büyüğü Güneş Tanrıçası Amaterasu’dur. Amaterasu’nun ilahlık sembolü aynadır. Tanrılar Panteonun lideri de Amaterasu kabul edilir. Amaterasu dışında da önemli ve büyük tanrıların varlığından bahsedilmektedir.

Şintoist inancına göre yer, gök ve yeraltı olmak üzere dünyanın üç bölümde meydana geldiği kabul edilmektedir. Bu üç bölümde de tanrıların ikamet ettiğine dair görüşler aktarılmaktadır. Yeraltında ölenlerin devletleri olduğuna inanılmaktadır. Yine bu inanış paganizme işaret etmektedir. Paganizmde de yer altındaki varlıkların üstün ve kutsal olduğuna inanılmıştır.

Yine Kojiki ve Nihongi vekayinamelerin de yaratılış hususuyla ilgili İzanagi ve İzanami adlı tanrıların gökyüzü köprüsü üzerinde diğer tanrılardan tarafından kendilerine verilmiş mücevher mızraklar aracılığı ile yerüstü sularını karıştırmaları ile Japon adaları ve topraklarının oluşumundan bahsedilir. Yaratılış efsanesi İzanami ve İzagami’den doğan toplam yedi kuşak kamiyi ve evrenin diğer varlıklarını betimler. Kojiki imparator emriyle 712 yılında Nihongi’dendaha önce kaleme alınmıştır. Kojiki’de tanrıların kaynakları, yaşamın ve insanlığın başlangıcı, devletin ve hanedanın kaynakları aktarılırmıştır. Nihongi ise 720’de yazılmış ayrıca Kojiki’nin yorumu niteliğindedir. Tanrı sayıları Kojiki’desekiz yüz bin iken Nihongi’de seksen bin olarak aktarılmıştır.

2. ŞİNTOİZMDE PANTEONLUK

Panteon” kelimesi çoktanrılı inançlarda Tanrılar Birliği manasında kullanılmaktadır. Sekiz milyona yakın tanrının varlığını kabul etmiş Şintoizm dininde Panteonun zirvesinde Amaterasu bulunurken ikinci büyük tanrı olan ve ay tanrısı olarak nitelendirilen Tsukiyomi yer alır. Amaterasu sadece gökleri temsil eder. Tsukiyomi’nin yardımcısı ise fırtına ve deniz tanrısı sayılan Susanowa yapmaktadır. Ateş tanrısı Ategodur. Eski dönemde gıda tanrısı olarak bilinen İnari ise sonraki süreçte “Pirinç Adam” şeklinde tanımlanmıştır. Pirinç adamın kutsal hayvanı tilki olarak kabul edilir. Bu sebepten dolayı mabedler de tilki beslendiğine ve tilki heykellerine sık rastlanmaktadır.

Şintoizm inancı Amaterasu’dan başka fırtına, ateş gibi tanrılar yanı sıra mutfak, ev, gıda gibi terimleri de içine alan çeşitli meslek dallarını, yolları, yerleri de kapsayan geniş bir panteona sahiptir. Kendisini Amaterasu’nun nesli gören imparatorda bu panteona dahildir. Bazı büyük devlet adamları ve komutanlar da tanrısallaştırılmıştır. Ölen saygın insanlar yahut ataların ruhları “kami” kabul edilir.

3. İBADET VE RİTÜELLER

Şintoizm de putçuluk yer almamaktadır. Tanrılara tapma ise tapınaklar içerisinde tanrıyı

sembollendiren Mitama Şiro adındaki nesneler aracılığı ile yapılmaktadır. Şenliklerde tanrılar gökten davet edilmektedir. Mitama Şiro’lar tanrıların vücüdu yahut hululleri kabul edilmektedir. Sekiz köşeli ayna Amaterasu’yu kılıç ise Susanowa’yı sembolize eder. İbadetler ev veya tapınaklarda yapılmaktadır. En önemli tapınak merkezi İse’deki Amaterasuadına inşa edilen tapınaktır. Tapınaklarda Amaterasu’nunheykeli, aynalar, taç ve kılıçlara sıkça rastlanmakta olup mücevherli tacın Amaterasu tarafından ilk Japon imparatoruna verildiğine inanılmaktadır. Tapınaklarda rahiplerin bulunabileceği kadar alanlar ve ibadet eden kişiler için dua salonları inşa edilmiştir. Dua salonlarına “miya” veya “cinca” adı verilmektedir. Büyük cincaya görkemli kapılar olan toriiden girilir. En önemli ritüellerden birisi İse’deAmaterasu’nun doğuşunu izlemek ve hacı olmaktır.

Tapınak işlerini rahipler idare etmektedir. Rahipler özel okullarda veya fakültelerde yetişmiştir. Kendi aralarında rütbeler ile derecelendirilmişlerdir. Birinci derece rahip İmparatorun kendisidir. Ve rahip kıyafet ile tasvir edilmektedir. Buradan hareketle Şinto dini siyasi-dünyevi bir din olarak değerlendirilebilir. Rahipler evlilik yapabilir. İbadet sırasında baston taşır, beyaz şapka takıp cübbe giyerler.

Şintoizm de ibadetler dua yahut kurban etme yoluyla gerçekleştirilir. Hayvan kurban etme merasimleri önceleri yaygınken giderek azalmıştır. “Harakiri” adındaki insanın kendi karnı üzerinde bıçak hareketi ile yatay yaralama ile gerçekleşen ve yine buna benzer “Kamikaze” adındaki ritüeller de giderek önemini yitirmiştir.

İbadetler ev içerisinde tanrı rafı olarak nitelendirilen (kami-dana) yönüne doğru yapılmaktadır. Ev ibadeti sırasında öncelikle el ve yüz yıkanıp ağız çalkalanmaktadır. Daha sonra iki defa eller çırpılarak diz üstü çöküp baş öne eğilerek dua edilir. Töre adı verilen bağlayıcı kurallar ibadetin şeklini belirler.  Hangi ibadetin ne zaman yapılacağı töreye göre bellidir. Töreler vazgeçilmez emirlerdir. Törelerin hem ibadetleri şekillendirici hem de Japon kültürünün de nesilden nesile aktarılmasını sağladığı görülmektedir.

4. ŞİNTOİZM’İN DİĞER DİNLERLE REKABETİ VE MİLLİ BİR DİNE DÖNÜŞÜMÜ

552 yılında Japon topraklarına giren Budizm kısa sürede fizikötesi ve dikkat

çekici özellikleri ile destekçiler kazanmayı başarmıştır. Öyle ki Şintoizm’in hissiyat özelliklerine dayalı olması beklentileri karşılamamıştı. Bu sebepten ötürü Japonya’da VIII. yüzyılda Budizm altın çağını yaşamıştır. Hatta Budizm hem dini hem politik açıdan Japon topraklarında 1600’lü yıllara kadar büyük kitlelere hükmetmiştir. 1600-1868 arasında Budizm hükümet tarafından korunmaya devam etmiş aynı zaman da Konfüçyüsçülüğe ilgi gösterilmesi ile Şintoizm’e geri dönüşler gözlemlenmiştir.1868 Restorasyonu ile birlikte dini açıdan belirli değişimler yaşanmıştır. 1868’e kadar resmi din olan Budizm yerine yöneticisine tanrısallık verildiğini kabul eden oldukça eski bir inanç Şintoizm’e geri dönülmüştür. Bu gelişme ile Budizm ağır bir darbe almıştır. Hatta Şintoizm Budist tapınaklarını da kendi bünyesine katmıştır. Bu dönemle birlikte Budizm’e dair ne varsa ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Budist inanca sahip olan hükümdarlar da inançlarından sıyrılmak durumunda kalmıştır. Ancak bu değişim kalıcı olmayıp Budizm yeninde Japonya’da güçlenmiştir. 1889’da din özgürlüğü kabul edilerek Budizm eski taraftarlarını kazanmıştır.

SONUÇ

Şinto inancı Japon toplumunun var oluşu sonrasında bir gelenekler bütünü olarak hem dini hem de siyasi birtakım işlevler kazanmıştır. Japonların Şintoizm öncesi inançlarına isim vermemesi dahi Şinto inancının ne kadar yüksek değer görüldüğünün ispatıdır. 1600’lü yıllar itibarı ile her ne kadar Budizm ile ciddi rekabet etse de kadim özellikleri sayesinde Japon toplumunda kalıcı ve etkili özelliklerini korumuştur. Şintoizm diğer pagan dinlerden etkilendiği gibi bu dinleri etkilemesi de göze çarpmaktadır.

KAYNAKÇA

DEMİRCİ Kürşat, “Şintoizm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, TDV Yayınları, C:39 İstanbul, 2010
ALICI Mustafa, TURAN Süleyman, Dinler Tarihi I ve II, İstanbul, 2018

YAMI Şafak Vedat, Şintoizm’in Kutsal Metinlerinde Yaratılış Hikayesi, Tarihin Peşinde Uluslararası Tarih VeSosyal Araştırmalar Dergisi, S:3, 2010

SARIKÇIOĞLU Ekrem, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, Isparta, 2008

Devamını Oku

Tarihten Günümüze Türk-Arap İlişkileri

Tarihten Günümüze Türk-Arap İlişkileri
0

BEĞENDİM

Türkler ve Araplar arasındaki ilişkiler çok eski devirlere kadar uzanmaktadır. Kaynaklarda ilk etkileşim yeri Kafkaslar olarak bilinmektedir. Kafkaslardaki Derbent bölgesini aşan Sakalar Azerbaycan’ın kuzeyine ulaşarak hakimiyet kurmuşlardır. Yine İslam öncesi kaynaklarda verilen bilgilere göre Hazarlar’ da Derbent civarını aşarak Musul ve Hemedan şehirlerine kadar gelmişlerdir. Türk Arap ilişkilerini başlatan diğer bir gelişme de Arap Yarımadasının kuzeyinde bulunan Gassani ve Hire devletçikleri sayesinde olacaktır. Bir sonraki aşamada ise Sasaniler ve Bizans arasında yapılan silahlı mücadeleler de Hazarlar, Avarlar ve Göktürkler de etkili olmuşlardır. Bu gelişmeler esnasında Müslümanlar Ehli-Kitap sayılan Bizans tarafını desteklerken Mekkeli müşrikler ise İranlıları desteklemiştir.

Türk-Arap ilişkilerini genişleten diğer bir husus kuşkusuz ticaret faaliyetleridir. İpek Yolu ticareti eski çağların en önemli ticaret yollarından biri olmuş ve Türk devletleri bu yolu sıkça kullanmışlardır. İki toplum arasında yaşanan karşılıklı etkileşimler dönem dönem bazı sorunları da ortaya çıkarmıştır.

1.    İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ

Türk Arap ilişkileri ele alındığında Arapça dilinde henüz Cahiliye dönemlerinde “Türk” adının sıkça telaffuz edildiği görülmektedir. Bu dönemde atasözleri ve şiirlerde dahi Türk adından sıkça bahsedilmiştir. Dönemin kaynaklarında Türklerin savaş meydanlarındaki kahramanlıkları yansıtılması iki toplum ilişkilerine örnek oluşturmuştur. [1] “Hassan b. Hanzala, Nâbiga el- Zubyânî, Avs b. Hacar ve Şemmâh b. Zirâr gibi şairlerin özellikle Türklerin savaş meydanındaki kahramanlıklarına vurgu yapan ve askerî açıdan devrin en donanımlı kavmi olduklarını hissettiren deyişleriyle Türk-Arap münasebetlerine ışık tuttukları düşünülmektedir.”

İslamiyet öncesi Türk Arap ilişkileri iki toplumun birbirinden uzakta bulunması hasebiyle komşu ülkeler aracılığıyla gerçekleşmiştir. Özellikle V. yüzyıldan itibaren Batı’ya yönelen Türkler Sasaniler ile etkileşime girmişlerdir. Sasani hükümdar Kavad Türkler ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışmıştır. Göktürkler döneminde de kendileri için tehdit oluşması sebebiyle Türkler ile sıcak politikaları sürdürmüşlerdir. Hatta Göktürk kızı ile akrabalık kurmak amaçlı evlilik yapan Sasani hükümdarı Nuşirevan, Araplar ile yapılan savaşlar da kendilerine Türk desteği kazandırmıştır. Sasaniler aracı olması ile başlayan Türk-Arap ilişkileri artarak devam etmiştir.

2.    HZ. PEYGAMBER DÖNEMİ TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ

 

Hz. Peygamber döneminde Türk-Arap ilişkileri Peygamberin hadisleri çerçevesinde ön

plana çıkarılmıştır. Burada bir önemli husus ise bu hadislerin ne kadarı itibarı ile peygambere mesnet edilmesi gerektiğidir. Hz. Peygamberin bizzat kendisine ait olduğu söylenilen hadislerde Türklere karşı temkinli olunması gerektiğini vurgulamıştır. “Türkler size dokunmadıkça sizde onlara dokunmayınız” şeklinde ifadeler yer almıştır. Buradan hareketle Sasaniler dönemiyle süregelen ilk Türk-Arap ilişkilerinin Hz. Peygamber döneminde sürdüğü anlaşılmaktadır. Yine Hz. Peygamberin kendisine ait olduğu aktarılan hadislerin birinde Abbasi iktidarına Türklerin son vereceği bildirilmektedir.

           Türk-Arap ilişkileri kapsamında Hz. Peygamber dönemine ait bir diğer önemli bilgi ise

Hendek savaşları sırasında Peygamberin “Kubbetü Türkiyye” adlı çadırda istirahata çekildiği kaynaklarda aktarılmıştır. “Türk” adının burada da görülmesi ilişkilerin varlığına ispattır.

3.    HULEFA-İ RAŞİDİN DÖNEMİ TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ

 

İlk halife Hz. Ebubekir İslam’ı geniş coğrafyalara yaymak adına Arap Yarımadası dışında Sasaniler üzerine giriştiği mücadeleler sırasında onlara yardım eden Türkler ile de karşılaşmıştır. Türk ve Arap toplumlarının doğrudan ilişkiye geçmeleri ilk İslam fetihlerin başlaması akabinde olmuştur. Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde İslam devletinin artan fetih hareketleri neticesinde 642 yılında Nihavent savaşı sırasında Türk ve Arap komutanlar karşı karşıya gelmiştir. Fakat her iki tarafında farklı meşguliyetleri dolayısı ile savaş yaşanmamıştır. Bu ilk Türk ve Müslüman karşılaşması olmuştur. Yine Hz. Ömer şehit edilince Toharistan ve Horasan da ki bazı şehirler Türkler tarafından geri alınacaktır. Hz. Osman halifeliğinde belli bir kısmı Türk hakimiyeti altında olan İran tamamen alınmıştır. Bu fetih sonrası Sasaniler vasıtasıyla Kafkaslarda Hazar Türkleri ile savaşan Araplar Kafkasya’da egemenlik kuramamıştır.

4.    EMEVİLER DÖNEMİ ORTA ASYA’DA TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ

 

Arapların Orta Asya’da egemenlik kurmaları Emeviler dönemine tekabül etmiştir. Halife Muaviye’nin iktidarında Emeviler: Büst, Kabil, Sind, Belh, Sistan ve Merv şehirlerini ele geçirmiştir. Hatta Merv şehrini ordugah olarak kullanmıştır. Elli bin askerden oluşan ordu Orta Asya fetihleri için Merv’de konuşlanmıştır. Orta Asya merkezli Arap fetihleri yeniden gerçekleşmiştir. Bir rivayete göre Buhara üzerine yapılan sefer sonunda 4 bin Türk askeri de Arap ordusuna katılmıştır. Daha sonrasında Semerkant üzerine sefere çıkan Araplar Türk beylerinin aralarındaki anlaşmazlıklardan faydalanıp başarılı olmuştur. Bir sonraki adımda ise Semerkant’ın direnişi ile karşılaşan Araplar şehrin vergi ödemesi ve önemli kişilerinin çocukları rehin alınması ile antlaşma yoluna gitmiştir. Bu antlaşma sonrası bir süre barış yaşanmıştır.

Halife Yezid döneminde ise Araplar Orta Asya seferlerine devam etmiştir. Fakat Türklerin bölgede önemli direnişleri olmuştur. Emevi orduları Türklerce ağır şekilde mağlup edilmiştir.705 yılından itibaren ise Türgiş Devletinin direnişlerine rağmen Kuteybe komutanlığında Araplar Orta Asya’da egemen olmuştur. Ancak Kuteybe önderliğinde bu başarılardan rahatsız olan Türkler ittifaklar oluşturmaya başlamıştır. 707 yılında Türkler ve Soğdlular Türgiş Devleti öncülüğünde Araplar ile mücadele etmiştir. Türkler bir kez daha mağlup edilerek Emevi ordularının üstünlüğünü kabul etmişlerdir. Ayrıca yapılan antlaşma gereğince Buharalılara iki yüz bin dirhem vergi ödeme şartı verilmiştir. Buhara İslam ordularının eline geçmiştir. İslam orduları için Buhara’dan sonraki hedef Semerkant şehri olmuştur. Buhara’nın düşmesinden sonra Semerkant hakimi Kuteybe’ye elçiler yollanmıştır. Yapılan görüşmeler sonucu Semerkant da Emevi hakimiyetine geçmiştir. Buhara da ki Türk beyler arasında hakimiyet sorunların da taraf tutan Kuteybe, Tuğşada isimli beyi başa getirerek Buhara’ya Müslüman Arapları yerleştirmiştir. Ancak gerek Buhara gerek Semerkant topraklarının alınması sonuca ulaşmamış buradaki Türkler sık sık isyan etmiştir. Özellikle Semerkant bu isyanların başını çekmiştir.

Horasan valisi Nasr b. Seyyar döneminde Türkler ile savaş yerine ılımlı ilişkiler kurulmuştur. Sorunlar çözülerek bölgede İslamiyet yayılmak istenmiştir. Bu dönemde uygulanan barışçı politika üzerine Arap göçmenler de bölgeye yerleştirilmiştir. Emevi-Abbasi çekişmelerinin olduğu dönemde dahi bu bölgede isyanlar yaşanmamıştır.

Türk-Arap ilişkilerinin en önemli dönemlerinden birisi ise Hazar Türkleri ile Araplar arasındaki mücadeleler olmuştur. Bu mücadeleler Türk-İslam tarihi adına da dönüm noktasıdır. Bu dönemde (VIII). yy Arapların ilk temasları Kafkaslardan kuzeydoğuya hareket ederek İslam’ı Orta Asya’ya taşımak ve Müslümanlara Uzak Doğu’ya kadar alan yaratmak olsa da bu hareketin karşısında Hazarlar sorun olmuştur. Araplar Hazarları tamamen mağlup edemeyip fetihlerini Hazar ötesine taşıyamamıştır.

5.ABBASİLER DÖNEMİ VE 751 TALAS SAVAŞI

 

Halifelik Abbasilere geçmesiyle beraber Türk-Arap ilişkileri yeniden değişime uğramıştır. Abbasiler döneminde Arap olmayan Müslümanlarında yönetime katılması oldukça önemli bir gelişmedir. Böylece Türklerde bölgeye çekilerek Abbasi hizmetine katılmışlardır. Hatta Abbasiler “Avasım” adlı Bizans sınırındaki şehirlere askeri üstünlüklerinden ötürü Türk komutanları yerleştirmişlerdir. Yine Samarra adındaki şehirler Türkleri yerleştirmek üzere kurulmuştur. [2]Abbasilere döneminde yüksek ivme kazanan Türk-Arap ilişkileri daha da ileri seviyeye yükselmiştir. İkinci Göktürk devletinin yıkılmasına müteakip Çin ülkesinin Taşkent üzerine hareket etmesiyle bir Türk-Arap ittifakı ortaya çıkmıştır.751 senesinde Türk ve Araplar ortak bir ordu kurmuş ve Çin’i ağır yenilgiye uğratmıştır. Talas Savaşı sırasında kurulan ittifak ile Türkistan üzerindeki Çin tehlikesi sekteye uğratılmıştır. Çin tehlikesinin bölgeden bertaraf edilmesi sonrasında ilk Türk ve Müslüman siyasi teşekkülü Karahanlı Devletinin oluşumu meydana çıkmıştır. Emeviler Halifeliğinde sürekli gergin ilerleyen Türk-Arap ilişkileri Talas Savaşı ile boyut değiştirip Orta Asya’nın müslümanlaşması adına engelleri de ortadan kaldırmıştır.

5.    ORTA DOĞU’DA TÜRKLER VE FATIMİLER’İN HALİFELİK MESELESİ

 

Talas Savaşı sonunda Türkler kitleler halinde İslam’ı kabul etmiş ve İslamı kabulleri sonrasında Orta Asya dışında Orta Doğuya da yönelerek bölgede önemli ve güçlü devletler kurmaya başlamışlardır. Kurulan ilk Türk-İslam devletleri ile beraber Türk-Arap ilişkileri geçmişten farklı bir ilişkiye dönüşmüştür. Ayrıca bu ilişkilere Abbasilerden sonra “Halifelik” meselesi de dahil olmuştur.

868 senesinde Ahmed b. Tolun tarafından İslam halifeliği sınırları içinde ilk Türk devleti olan Tolunoğulları Mısır’da resmen kurulmuştur. Abbasilerin giderek zayıflayıp merkezi otoriteyi kaybetmesiyle Türk komutanlar kendi bağımsız devletlerini kurmuşlardır. Orta Doğu’da kurulan Türk devletlerinden biri de 935 senesinde Abbasiler döneminde Mısır valiliği yapan Muhammed b. Tuğç tarafından kurulan Ihşidiler’dir.

           X. yüzyılın başlarında Fatımiler Kuzey Afrika’da hüküm sürmeye başladılar. Ancak Fatımiler ile ilgili en önemli mesele Şii İsmaili mezhebinden olup kendilerini İslam Halifesi tayin ettiler. Sünniler ise bu Halifeliği tanımamıştır. Fatımiler özellikle Mısır’ı ele geçirdikten sonra Türk askerleri de orduda değerlendirdikleri bilinmektedir. Türk komutan Alptekin Fatımi Halifesi ve yöneticisi El Aziz Billah’ın baş danışmanlığını yapmıştır. El Aziz Billah, Alptekin ve askerlerini Herat’ül Etrak denilen Türkler mahallesine yerleştirmiştir. Kendilerini ümmetten ayrı tutan Fatımiler merkezleri olarak Haçlı Seferlerinin hedeflerinden olan Kahire şehrini kullanmıştır.

           Bölgede 1146-1232 yılları arasında Erbil Türk Atabeyliği Erbil merkezli kurulmuş ve hüküm sürmüştür. Musul Halep civarında Musul Halep atabeyliği, Şam atabeylikleri Selçuklular’ın bölgeye tamamen egemen olmasına dek önemli siyasi teşekküllerdir. Yine Mısır’da kurulan önemli bir Türk devleti de Eyyubiler idi.

6.    BÜYÜK SELÇUKLULAR VE FATIMİLER ÇEKİŞMESİ (1040-1071)

 

1055 yılında Abbasi kumandanı Bessasiri halifeyi alıkoyarak Bağdat’ta Fatımi Halifeliği onayı için hutbe okutmuştur. Bu gelişme sonrası Abbasilerin yardım çağrısında ise Tuğrul ve ordusu yetişmiştir. Tuğrul Bey Bağdat’a gelerek Abbasi halifesini kurtarıp Bessasiriyi ortadan kaldırmıştır. Selçuklu Fatımi ilişkileri Bessasirinin öldürülmesinden sonra da devam etmiştir. Selçuklu ülkesi içinde yaşanan isyanların arka planında da göze çarpan Fatımi Halifeliğinin etkisi sürekli olarak göze çarpmıştır.

Alp Arslan döneminde hem Suriye hem de Mısıra yönelik olarak yapılan fetihler göze çarpmaktadır. Alp Arslanın bu seferlerde asıl amacı Şii Fatımileri ortadan kaldırmaktır. Ancak aynı dönemde Roman Diyojen komutasında Bizans Selçuklu topraklarına saldırınca Mısır’a sefer gerçekleşmemiştir.

Melik Şah döneminde ise Fatımiler Selçuklu fetih hareketine karşı Şii mezhebini yayma faaliyetleri gerçekleştirmiştir. Ayrıca Selçuklu devleti yöneticilerini hedef alan suikastlar gerçekleştirmişlerdir. Kuzey Suriye Selçuklular devleti içerisinden çıkan Dukak ve Rıdvan beylerin çocuklarının kurduğu iki emirlik Kudüs, Antakya ve Urfa bölgesinde kontluklar kuran Haçlılar ile mücadeleye girişirken Fatımiler Haçlıların safında yer almış ve onları desteklemişlerdir. Yaşanan mücadelelere Zengiler devleti de dahil olup Selahaddin Eyyubi komutasındaki ordu Mısır’a giderek Şii Fatımileri ortadan kaldırmıştır. Böylece Fatımi Halifeliğinin yol açtığı mezhepsel sorunlar karşısında Sünni İslam’ı savunan Büyük Selçuklu Devleti başta olmak üzere Zengiler (Şam ve Halep Atabeyliği), Fatımilerle yaptıkları mücadele ile Sünni mezhebini yeniden ön plana çıkarmıştır. Sünni-Şii mücadelesi Türk-Arap devletleri arasında önemli bir mesele iken aynı zamanda karşılıklı olarak felsefi konularda pek çok çalışmalar yapılmasına da zemin hazırlamıştır. Hatta Selçuklular tarafından kurulan Nizamülmülk medreseleri bu çekişme neticesinde zemin kazandığı düşünülmektedir.

7.    OSMANLILAR DÖNEMİNDE TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ VE SORUNLAR

 

XIII. yüzyılın ikinci yarısında Haçlı seferleri sonrası Papalık tarafından Doğu Akdeniz ve çevresi için ticari ambargo uygulanmıştır. Suriye ve Mısır’ın Toroslar (Anadolu)’dan temin edilen kereste ve demir gibi ticari ürünlerin alım satımına karşı ticareti sekteye uğratan bu gelişme ile birlikte Türkiye ve Suriye toprakları ekonomik açıdan zedelenmiştir. [3]Ege’de yeni oluşan Türkmen donanmalarına Memluklerin ilgi göstermesiyle ticaret yeniden canlandırılmaya çalışılmıştır. Batı’da Haçlı tehlikesi Doğuda ise Moğolların baskısı Türk ve Arapları ekonomik işbirliği yapmaya sevk ettirmiştir. Osmanlı gaza politikasını da kararlılıkla sürdürmüştür.

1350-1453 yılları arasında Osmanlı-Memlük ilişkileri bir hayli dostluk havasında sürmüştür. Hatta Memluk vekayinamelerin de Osmanlı padişahlarına övgülere sık sık yer verilmiştir. [4]”Memlûk vakayinameleri Aynî, Ibn al-Furât, Sahavvîi Ibn Hadjar al-Askalânî Osmanlı gazi Sultanlarına övgülerle doludur. Onlar, Osmanlı Sultam’nın, haçlı ordusundan tutsak aldığı şövalyeleri gönderdiğinde, Kahire sokaklarında Arap halkı tarafından Yansurullahu Ibn Osman diye nasıl bağrılarak alkışlanıldığını anlatırlar.” İki ülke arasında ticari ilişkiler de hat safhada ilerlemiştir.

1453’de Bizans’ı yıkarak İstanbul’u ele geçiren Osmanlı gerek dünya siyasetinde gerek İslam dünyasında dengeleri yeniden yazdırmıştır. 1516 Mercidabık ve 1517 zaferleri ile Halifelik Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim tarafından devralınmıştır. Bu dönem sonrasında Memlükler ortadan kalkmış Osmanlı İslam dünyasının temsilciliğini elde etmiştir. Arap Yarımadasında ki önemli merkezler Osmanlıların eline geçmiş ve 1540-90 yılları arasında Osmanlı ekonomisine müthiş katkılar sağlamıştır. Osmanlı bu toprakları I. Dünya savaşına dek elinde tutmayı başarmıştır. 19. yüzyıla değin Türk-Arap münasebetleri devlet-halk ilişkisi şeklinde devam etmiştir. Arap isyanları her büyük imparatorlukta yaşanabilecek ölçeklerde yaşanmış devletin ve yöneticilerin kıvraklığı ile kontrol altına alınmıştır. Fakat 18.yy sonu ve 19. yy başında artan sorunlar Osmanlıyı zaafa sürüklemiştir. Arabistan’da ortaya Vehhabilik meselesi ve 1798’de Mısırın işgal edilmesi Osmanlı adına olumsuz gelişmelerdi. Buna ek olarak 1869’da Süveyş Kanalının açılması İngilizlerin Uzakdoğu sömürgelerine giden yolunu kolaylaştırmıştır.

1878 Berlin Kongresi ile birlikte Türk-Arap ilişkileri yeni bir boyut kazanmıştır. Osmanlının geleceğinden endişeli Araplar kendi durumlarını masaya yatırmaya başlamışlardır. Bu durum karşısında Avrupalı devletler gözünü Orta Doğu topraklarına ve petrollerine dikmiştir. 20. yy başlarında ise Türk ve Arapların bir arada tutulması için “İslamcılık” düşüncesi bizzat II. Abdülhamit tarafından gündeme getirilmiştir.

8.    I. DÜNYA SAVAŞIN’DA VE XX. YY’DA TÜRK-ARAP MESELELERİ

 

Birinci Dünya Harbinde Almanların isteği üzerine Süveyş Kanalı cephesi ile hem Mısırın denetimi İngilizlerden geri alınması hem de İngilizlerin sömürgeleri ile irtibatı ortadan kaldırılmak arzu edilmiştir. Ancak savaş kaybedilince İngilizler Suriye topraklarına kadar girmiştir. Osmanlı Suriye’de bir cephe daha açmak zorunda kalmıştır. İngilizler hem Çanakkale aldıkları hezimet hem de Kanal cephesinin yarattığı baskı sebebiyle Hicaz Emiri Şerif Hüseyin ve Lawrence’ı Osmanlıya karşı kışkırtma yoluna gitmiştir. İsyanda Şerif Hüseyin’in ordusu destek veren Araplar ile 10 bine ulaşmıştır.

I Dünya Harbi sonunda Araplar Türklere sırt dönmenin bedelini ağır ödemiş ve Emperyalizmin gölgesini ve yalan vaatlerini topraklarında hissetmeye başlamıştır. Avrupalı devletlerce Orta Doğu’da mandater yönetimler kurulmuş barış, huzur ve sükunet kalmamıştır. Yine ABD’nin bölge üzerindeki emelleri gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. 1930’lar sonrasında Türklere karşı “Arap Uyanışı” düşüncesi aşılanmıştır. Aslında bu düşüncede amaç kurulan manda yönetimleri meşru bir hale büründürme amacı olmuştur. “Arap Uyanışı” düşüncesi Türkiye’de ise Osmanlı Tarihi ve İslamiyet ile hesaplaşma amacı olarak görülmüştür. Milli Mücadele döneminde ise Kerkük ve Musul meseleleri çözümü için yol haritaları çizilmiştir. Musul Misak-ı Milliye dahil görülmüş ve dış politikanın ana unsuru olmuştur. Musul sorunu ancak 1926 Ankara Antlaşması ile çözüme kavuşturulmuştur. Atatürk döneminde ise yurtta ve dünyada barış şeklinde belirlenen dış politika Türk-Arap ilişkilerini şekillendirmiştir. [5]Orta Doğu ve Arap devletleriyle kurulacak iyi ilişkiler Türkiye açısında önemliydi ama bu konuda bir sıralama yapılacak olursa Batı’nın gerisinde kalacağı açıktır. Ancak Batılı devletlere ve bölgedeki paylaşımlarına güvenilmemesi neticesinde bölge ile pek fazla alakadar olunmamıştır. Bu tarihten itibaren bölgesel paktlarda yer almak temel hedef olmuştur. 1937’de İran, Irak, Afganistan ve Türkiye İtalyan yayılmacılığına karşı Tahran’da Sadabat Paktını imzalamıştır.

Türkiye’nin Ortadoğu üzerindeki siyasetinde bir belirleyici etkende SSCB’nin dış siyasetteki aktif etkisi olarak göze çarpmıştır. [6]1945-57 yılları arasında Türkiye Orta Doğu politikasını gerek SSCB’nin etkisi gerek tarihi gerekse Batının da etkisi ile yeniden şekillendirmeye çalışmıştır. 1947 yılından sonra Türk-Arap ilişkileri bozulmaya yüz tutmuştur. Türkiye’nin Truman Planına dahil olması ve Batı ile yakınlaşması ile ilişkiler sekteye uğramıştır. Bu dönemde Araplar ise Emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesine girişmiştir.

[7]1947’de başlayan kolera salgınının baş göstermesi üzerine Türkiye salgınla mücadele için Suriye’ye sağlık ekibi göndermiş ve sağlık ekipleri dışında Suriye’ye giriş çıkışları yasaklamıştır.1957 Suriye Krizine kadar ilişkilerde bazı dönüm noktaları da yaşanmıştır. Bunların başındaki gelişme Arap-İsrail savaşı olmuş Türkiye ise ABD ve Fransa ile birlikte BM tarafından Uzlaştırma Komisyonuna dahil edilmiştir. Türkiye bu komisyonda ABD ve Fransa ile ortak hareket etmesi ve 1949’da İsrail’i tanıması ile Araplar ile arası yeniden açılmıştır.

1950’lerde İngiltere Orta Doğudaki üslerini korumak için Orta Doğu Komutanlığı projesini ileri sürmüştür. İngiltere’nin bu fikri ABD ve Fransa tarafından da destek bulmuştur. Bu üç devlet Batıyı benimseyen Türkiye’yi de yanlarına çekmişlerdir. Türkiye ise asıl hedefini NATO’ya üye olmak şeklinde belirlemiştir. 1952’de Türkiye’nin NATO’ya üye olması ve Batı eksenine kayması neticesinde Türk-Arap ilişkileri daha da kötü bir vaziyete bürünmüştür.

1955’de ABD, SSCB tehdidine karşı Arap devletlerinin hazırlıksız ve kendi meseleleriyle meşgul olmalarını ileri sürerek bölgesel savunma teşkilatı önerisi sunmuştur. Bu öneri kapsamında Irak, İran, Pakistan ve İngiltere CENTO’yu imzalamıştır. Ancak CENTO’ya daha sonra İngiltere’nin dahil olması Arap devletler tarafından tepki toplamıştır. Mısır ise pakta tepki gösterip Doğu Bloğu ülkelerinden Çekoslavakya ile silah anlaşması imzalaması üzerine Sovyetler Birliği bölgeye girmiştir. Türkiye ise ilişkilerin yumuşatılması adına katıldığı paktın amacından sapmasına politik tepkiler göstermiştir.

1963 yılında ise Kıbrıs Meselesinin patlak vermesi ile Türkiye ABD ilişkileri gerginleşmiş [8]1975-78 arası ABD tarafından Türkiye’ye silah ambargosu konulmuştur. Buna karşı Afganistan, Libya ve İran ise Kıbrıs Harekatı adına Türkiye’ye destek vermişlerdir.

[9]1967-73 Arap-İsrail savaşlarında da Türkiye Arap yanlısı bir politika izlemiştir. İncirlik üssünün İsrail faydasına kullanılmasına karşı çıkmıştır. BM 242. Maddesine göre İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini de ısrarla vurgulamıştır.

9.     XXI. YÜZYIL ARAP BAHARI VE DİĞER GÜNCEL MESELELER

 

11 Eylül 2001’de ABD’deki Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırılar dünyada güvenlik sistemlerinin bir kez daha gözden geçirilmesine ve yeniden düzenlenmesine sebep olmuştur. Türkiye 2002’de başlayan AKP iktidarı ile birlikte Orta Doğu siyasetinde daha aktif bir role bürünmüştür. Arap devletleri Türkiye’yi İslam’ı kucaklayan ve gözeten bir devlet olarak değerlendirmeye başlamıştır. 1998’de Adana Mutabakatı ile gerilen ilişkiler 2000 yılında Esad rejimi ile yeniden iyileştirilmiştir. 2008 yılında Türkiye ve İran arasında ticaret genişletilmiştir.

           2010 yılında Tunus ve Mısır merkezli olarak ortaya çıkan “Arap Baharı” (Arap halklarının toplumsal hareketliliği) Arap ülkelerinde sosyal eşitsizlik, siyaseten yozlaşmalar, ekonomik sıkıntılar gibi hususlarda tezahür etmiştir. Olaylar kısa sürede Ürdün, Yemen, Libya, Bahreyn, Irak, Fas, Suudi Arabistan, Cezayir, Tunus gibi ülkelere sıçrayarak geniş kitlelere ulaşmıştır. Arap Baharı olayları sonucunda ölene kadar liderlik eden pek çok otoriter hükümdar ve rejim halk tarafından yıkılmıştır. Türkiye ise bu meselede Arap halklarının daha fazla eşitlik, demokrasi ve adalet isteklerini destekleyen bir duruş sergilemiştir.

           Türkiye Doğu Akdeniz’de 2011 yılında GKRY ve İsrail’in imzaladığı enerji kaynakları antlaşmasına yanıt olarak bölgedeki en uzun sınırlara sahip olmasından ötürü haklarını sorgulamaktan vazgeçmemiştir. Bu konuda Libya ile bir mütabakat sağlanmıştır.

           2 Kasım 2018’de ise Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğunda Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçının belirsiz biçimde öldürülmesi henüz aydınlatılamamıştır. Kaşıkçı cinayeti sonrası bir uluslararası kriz durumu otoriteler tarafından gündeme getirilmiştir. Kaşıkçının Türkiye ve Katar ile olan yakın ilişkileri Riyad merkezinde hoş karşılanmadığı basına yansıtılmıştır.

 

SONUÇ

 

Türk-Arap ilişkileri geçmişten günümüze dek ortaya çıkan meseleler ve kurulan dengelere göre inişli çıkışlı bir halde süregelmiştir. Özellikle Osmanlı Devleti içerisinde yüzyıllar boyunca aynı sınırlar paylaşılıp Osmanlı Devleti’nin dağılması ve akabinde milliyetçi anlayışla kurulan ulus devletler döneminde de ilişkilerin seyri farklı bir hal almıştır. Geniş perspektifte yapılacak bir değerlendirmeye göre “denge siyaseti” ana unsur olarak göze çarpmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde XXI. yüzyılda özellikle Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ülkeleri ticari ilişkiler gerek iktidarlar bazında gerek özel sıkı şekilde sürdürülmektedir. Yine Türkiye’den her yıl ciddi bir Müslüman nüfusu Kutsal topraklar Mekke ve Medine’yi ziyareti ile toplumsal hareketliliği sağlamaktadır. Bunun dışında Türkiye Arap Baharı çerçevesinde yaşanan toplumsal olaylarda politik desteklerini sürdürmektedir.

İslam’ın kabulünden sonra iki toplum da ümmet anlayışının birleştirici gücünü kavradıysa da özellikle I. Dünya Savaşında Arap-İngiliz işbirliği bu durumun ortadan kalkmasına sebep olmuştur. Türk-Arap ilişkilerinde birleştirici rolü olan İslamcılık anlayışından bu denli uzaklaşılmamalıdır.

           Bir diğer hususta özellikle ulus devletlerin kuruluşuyla birlikte devletçi ekonomiler ön plana çıktıysa da zamanla özelleşme de ekonomide önemli bir meseleye dönüşmüştür. İki toplum arasında ticari ilişkiler olabildiğince yoğun şekilde artırılmalı ve sürdürülmelidir.

           Orta Doğunun süregelen Emperyalist devletler için yayılma alanı olması sorunu ve akabinde terör meseleleri konusunda gerek Türkiye gerek Arap devletleri sıkı güvenlik tedbirlerini de elden bırakmamalıdır.

 

Ø YILDIRIM Sıddık, Ürdün Üniversitesi Uluslararası Türk-Arap Müşterek Değerler ve Kültürel Etkileşim Sempozyumu Bildiriler Kitabı 12-15 Mayıs, ÜRDÜN, 2014

Ø GÜL YILMAZ Gülden, Milli Şef Dönemi Türk-Arap İlişkileri, Nevşehir Hacı Bektaşi Veli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Nevşehir, 2019

Ø AKILLI Erman, Türk Dış Politikası Zemininde Arap Baharı, Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, ORSAM (Ortadoğu Analiz Dergisi), Ankara, 2012

Ø SAVRUN Ergenekon, Tarihte Araplar ve Türk Arap İlişkileri, Uluslararası Beşeri Bilimler ve Eğitim Dergisi, Ekim, 2018

Ø İNALCIK Halil, Tarihi Perspektif İçinde Arap Türk İlişkileri (1260-1914), Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Samsun, 2015

Ø MERTEK Sefa, 1945-1957 Orta Doğu Sorunları Ekseninde Türk Dış Politikası ve 1957 Suriye Buhranı, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Samsun, 2017

Ø HAKOV Cengiz, Yakın Doğu’da Türk Arap İlişkilerinde Yeni Gelişmeler, VIII Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1976

Ø UZUN Hakan, Lise Cumhuriyet Tarihi Ders Kitaplarında Türk-Arap İlişkileri (1923-2007), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Çanakkale, 2009

[1]Sıddık Yıldırım, Yunus Emre Enstitüsü, Uluslararası Türk Arap Müşterek Değeler ve Kültürel Etkileşim Sempozyumu, Bildiriler Kitabı, s.439

[2] Ergenekon Savrun, Tarihte Araplar ve Türk Arap İlişkileri, Uluslararası Beşeri Bilimler Ve Eğitim Dergisi, S.4 s.240-241

[3] Halil İnalcık, Tarihi Perspektif İçinde Türk-Arap İlişkileri (1260-1914), s.205

[4] İnalcık, a.g.e, s.260

[5] Hakan Uzun, Lise Cumhuriyet Tarihi Ders Kitaplarında Türk-Arap İlişkileri (1923-2007), Yüksek Lisans Tezi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, s.23

[6] Sefa Mertek, 1945-1957 Orta Doğu Sorunları Ekseninde Türk Dış Politikası ve 1957 Suriye Buhranı, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, s.280

[7] Gülden Gül Yılmaz, Milli Şef Dönemi Türk-Arap İlişkileri (1938-1950), Yüksek Lisans Tezi, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s.55

[8] Erman Akıllı, Türk Dış Politikası Zemininde Arap Baharı, Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, ORSAM (Orta Doğu Analiz Dergisi), C:4, S:37, s.42

[9] Cengiz Hakov, Yakın Doğu’da Türk Arap İlişkilerinde Yeni Gelişmeler, s.1882-1883

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.